|
29.03.2007
Tarımda Genetiği
Değiştirilmiş Organizmalar ve Dünyadaki Son Durum
Geçtiğimiz 20 yılda genetik bilimi çok ilerlemiş; Mendel teorileri
üzerine kurulmuş olan klasik bitki ve hayvan ıslahı tekniklerinin
yavaş, pahalı olması ve çoğu durumda amaçlanan genetik ilerlemenin
eskisine göre daha zor olması araştırmacıları yeni arayışlara
yöneltmiştir. Genetik bilimindeki gelişme, araştırmacıların;
"canlıların genetik yapısını, konvansiyonel ıslah yöntemleri ile
uzun sürede değiştireceğimize, direkt DNA' ya ulaşıp değiştirebilir
miyiz?" sorusunu sormalarına yol açmış ve bu noktadan sonra genetik
olarak değiştirilmiş organizmalardan söz edilmeye başlanmıştır.
Bir organizmanın genetik olarak modifiye edilmesi, o canlının DNA
kodunun insan müdahalesi ile doğrudan değiştirilmesidir. Bu değişim
genel olarak hedeflenen tek bir özellik için yapılmaktadır.
Genetik olarak değiştirilmiş organizmalar kısaca "GDO" olarak
belirtilmektedir ve kelime anlamı olarak gen aktarımlı ürünler
demektir. Örneğin, bir bitki çeşidinin herhangi bir hastalık veya
zararlıya karşı dayanıksızlığı söz konusuysa, transgen teknolojisi
ile istenen gene sahip bir mikroorganizma, bitki hatta hayvandan o
geni alıp, üzerinde çalışılan bitkiye aktararak daha dayanıklı yeni
çeşitler elde edilebilmesi olgusudur. Zararlılarla mücadele dışında,
ürünün tadını ve görünümünü değiştirmek, taşıma ve depolamaya
uygunluğu arttırmak, besin değerini arttırmak amacıyla da gen
transferi işlemi uygulanmaktadır.
Bu şekilde transgen teknolojisi ile genetik olarak değiştirilmiş
organizmalar kısaca "GDO" (=Genetically Modified Organisms "GMO")
olarak tanımlanmaktadır. Suslow ve ark. (2002) gibi bazı
araştırmacılar, kültürü yapılan bitki ve hayvanların hepsinin,
geleneksel ve modern teknolojiler kullanılarak modifiye edilmiş
olmaları nedeni ile GDO teriminin kullanılmasının yanıltıcı
olabileceğini, bunların "transgenik bitkiler" ya da "klonlanmış
genleri içeren bitkiler" olarak tanımlanabileceklerini
belirtmektedir. Ancak GDO terimi, yukarıda ifade edildiği gibi,
transgen teknolojisi ile modifiye edilmiş organizmalarla sınırlı
olarak kullanılmakta olduğundan, transgenik bitkiler ve GDO
terimlerinin eş anlamlı olarak yaygınlaştığı görülmektedir.
Biyoteknoloji alanında dünyada son yirmi yılda yapılan uygulama ve
araştırma konularına göz atıldığında, biyoteknolojinin özellikle
sağlık, tarım, gıda sektörleri ile kimyasalların çevreye verdiği
zararın giderilmesi için kullanıldığı görülmektedir. 2000 yılı
itibariyle, 150 milyar ABD Doları civarında bir pazar büyüklüğü
olduğu kabul edilen biyoteknoloji ürünlerinden, tarım ve gıda
sektörlerine dönük ürünlerin aldıkları pay, OECD verilerine göre,
yaklaşık yüzde 23'tür (www.oecd.org/biotrack4).
Şunu belirtmek gerekir ki, modern biyoteknoloji en geniş kullanım
alanını tarımda bulmuştur. İlk ürünler, hayvanların tedavisinde
kullanılmak üzere ya da tarım zararlılarıyla biyolojik mücadelenin
sağlanması amacına dönük olarak piyasaya sürülmüştür. Tarla denemesi
yapılan ürünlerin çoğunda amaç, zararlı ot ilaçlarına, virüs veya
böceklere karşı dayanıklı ürün elde edilmesi şeklinde olmuştur. Gen
aktarımı (transgenetik) yönteminin başarıyla uygulandığı bitkilerin
başlıcaları mısır, soya fasulyesi, pamuk ve kolza gibi ürünlerdir
(DPT, 2000).
Gelişmiş ülkelerin mutlak hâkimiyetinin bulunduğu biyoteknoloji
alanında, şirket ve çalışan sayısı ile toplam yatırım miktarı
bakımından da ABD'nin önderliği bulunmaktadır. 1998 yılı
rakamlarıyla ABD'de 1300 civarında şirketin bu konuda faaliyette
bulunduğu anlaşılırken, tarım konusunda iki büyük şirket, özellikle
tohumculukta, gerek ABD gerekse dünya pazarlarında büyük payı
ellerinde tutmaktadırlar. Avrupa Birliği ülkeleri arasında
biyoteknoloji konusunda yapılan araştırmalara en fazla sermaye
yatıran ülkeler İngiltere, Almanya ve Fransa olarak
sıralanabilecektir. Biyoteknoloji ürünleri pazarından, tarıma
yönelik ürünlerin aldığı pay incelendiğinde ise, ABD'de yüzde 8,
Avrupa'da ise yüzde 16 olduğu saptanmaktadır (www.oecd.org/biotrack).
Japonya daha geriden gelmekle birlikte biyoteknoloji konusundaki
yatırımlarını her geçen yıl artırmaktadır. Biyoteknoloji alanında
1950'lere dayanan bir geçmişi olan İsrail, tarım konusundaki
gelişmelerin büyük bir kısmını bu alandaki araştırmalarına borçludur
ve halen büyüyen bir sektöre sahiptir. Brezilya da araştırma
alanında yeni girişimlerde bulunmakta ve daha ziyade tarım
alanındaki araştırmalara eğilmektedir (Miller, 2000).
Gelişmekte olan ülkeler bu gibi araştırmalara büyük miktarlar
ayıramadıkları için araştırma yatırımlarında ve biyoteknoloji
uygulamalarında gelişmiş ülkelerin gerisinde kalmaktadırlar. Bu
ülkelerden Hindistan'da, hükümet katkılarıyla özellikle sağlık
konularındaki araştırma ortamının geliştirilmesiyle ilgili çabalar
dikkati çekmektedir (DPT, 2000).
Transgenik ürünler konusundaki araştırmalardan ortaya çıkan
sonuçlardan elde edilen ve pazarlanmasında herhangi sakınca
görülmeyen ürünlerin araştırmacı şirketlerce patentlerinin alınarak
kullanım hakkının elde edilmesi, ticarette gelişmiş ülkelere ayrı
bir üstünlük kazandırırken, gelişmekte olan ülkelerin patent ve
lisans hakları için ödediği miktarlar 1995 yılı rakamlarıyla 60
milyar ABD Dolarını bulmaktadır (Aydın, 2000).
Dünya ticaretinde iki önemli taraf olan ABD ve AB'nin transgenik
ürünlerin üretimi ve ticareti konusundaki farklı uygulamaları
dikkati çekmektedir. Transgenik ürünlerin büyük ölçüde özel kesim
Ar-Ge çalışmaları ile geliştirildiği ABD'de konuya daha liberal bir
yaklaşım sergilenirken, AB'de ise, özellikle tüketicinin çevre ve
sağlık kaygılarının ön plana çıkması nedeniyle etiketleme de dâhil,
yoğun bir kamu düzenlemesine tabi olmaktadır (DPT, 2000).
AB'nin yaklaşımı biyogüvenlik kavramı ile bağlantılı olarak ortaya
çıkmaktadır. Biyogüvenlik kavramı, modern biyoteknoloji teknik,
uygulama ve ürünlerinin insan sağlığı ve biyolojik çeşitlilik
üzerinde oluşturabileceği olumsuz etkilerin belirlenmesi sürecini ve
belirlenen risklerin meydana gelme olasılığının ortadan kaldırılması
veya meydana gelmesi durumunda oluşacak zararların kontrol altında
tutulması için alınacak tedbirleri kapsamaktadır (DPT, 2000).
Avrupa Birliği ülkelerindeki yoğun kamuoyu endişelerini giderebilmek
amacıyla, 13 AB üyesi ülkeden 65 bilim insanının katılımıyla, 3,5
yıl süren ve 11,5 milyon Euro harcanarak yürütülen ENTRANSFOOD
Projesi, halen üretilip tüketilmekte olan genetiği değiştirilmiş
ürünlerin, insan sağlığı açısından klasik yöntemlerle elde edilen
ürünlerden daha tehlikeli olmadığını ortaya koymuştur (Kuiper ve
ark., 2004).
Transgenik Bitkilerin Ekiliş Alanları
Gelişmiş ülkelerdeki araştırma-geliştirme çalışmaları içinde
biyoteknoloji konusunda önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Bunun
sonucunda, gen aktarımlı (transgenik) bitkiler son zamanlarda
üzerinde en çok konuşulan bitki grubunu oluşturmaktadır. Özellikle
ABD'de yapılan araştırmalar sonucunda mısır, pamuk, patates ve
soyada transgenik çeşitler elde edilmiş, ekim alanlarının belirli
bir bölümünde bu bitkiler ekilir hale gelmiştir.
Herbisite dayanıklılık, en yaygın transgenik uygulamadır. Herbisite
dayanıklılık soya, mısır, kanola ve pamuk gibi genetiği
değiştirilmiş temel ürünlerin tümünde mümkündür.
İlk herbiside dayanıklı şeker pancarı 2005 yılında ABD, Kanada ve
Filipinler'de onaylanmıştır. Herbisite dayanıklı pirinç ve buğday
halen geliştirilmektedir, ancak kullanıma girmemiştir. Genel
uygulama glyphosate (Roundup TM) veya glufosinate-ammonium (Liberty
TM) herbisitlerine karşı yapılması şeklindedir. Çizelge 2' de de
görülebileceği gibi dünya çapında 90 milyon hektar transgenik bitki
ekili alanın % 71' i bu bitkilerden oluşmaktadır (James, 2005).
Çizelge 2-
Eklenen özelliğe göre transgenik bitkilerin dünya genelinde ekiliş
alanları, milyon hektar
(James, 2005)
|
Eklenen
özellik |
1996 |
1997 |
1998 |
1999 |
2000 |
2001 |
2002 |
2003 |
2004 |
2005 |
2005’ de pay |
|
Herbisit
toleranslı |
0.6 |
6.9 |
19.8 |
28.1 |
32.7 |
40.6 |
44.2 |
49.7 |
58.6 |
63.7 |
% 70,8 |
|
Böcek (insect)
toleranslı |
1.1 |
4.0 |
7.7 |
8.9 |
8.3 |
7.8 |
10.1 |
12.2 |
15.6 |
16.2 |
% 18.0 |
|
Böceğe
dayanıklı ve herbisit toleranslı |
-- |
<0.1 |
0.3 |
2.9 |
3.2 |
4.2 |
4.4 |
5.8 |
6.8 |
10.1 |
% 11,2 |
|
Virüse
dayanıklı ve diğer |
<0.1 |
<0.1 |
<0.1 |
<0.1 |
<0.1 |
<0.1 |
<0.1 |
<0.1 |
<0.1 |
<0.1 |
|
|
Toplam |
1.7 |
11.0 |
27.8 |
39.9 |
44.2 |
52.6 |
58.7 |
67.7 |
81.0 |
90.0 |
|
|
|
GDO ürünlere aktarılan
özellikleri 3 grup altında topladığımız zaman genel olarak en fazla
aktarılan özelliğin herbisite dayanıklılık (% 59) olduğunu
görmekteyiz. % 28 oranında böcek ve virüse dayanıklılık özelliği
kazandırılan ürünler olduğu halde kaliteye yönelik özelliklerin
aktarılması % 13 gibi düşük bir seviyede kalmıştır.

Şekil 5 - GDO ürünlere aktarılan
özelliklerin gruplandırılması (Anonim 8’ deki verilerden
yararlanılmıştır).
GDO’ lu Ürünlerin
Etiketlenmesi
Gen teknolojisi ile üretilmiş organizmalardan üretilen ya da
bunların eklenmiş olduğu gıdaların etiketlenmesi konusunda dünyada
farklı rejimler uygulanmaktadır. Çizelge 7’ de, Avrupa Birliği dâhil
bazı ülkelerde bu tip gıdalar için etiketleme zorunluluğu bulunduğu
halde Kanada, A.B.D ve Hong Kong' da belirli koşullarda etiketleme
yapıldığı, bu arada düzenleme bulunmayan ülkelerin de olduğu
görülmektedir.
Etiketleme zorunluluğu, pazarlanan ürün içerisindeki GDO oranına
göre de değişim göstermektedir. Avusturalya, Yeni Zelanda ve Avrupa
Birliği' nde % 1 ve daha fazla GDO içeren gıda ürünleri için
etiketleme zorunluluğu olmasına karşın, Japonya' da bu oran % 5'
tir. Güney Kore' de ise ürünün içerisindeki ilk beş maddede (the top
5 ingredients), GDO oranının % 3 ve üzeri olması durumunda
etiketleme zorunludur (Jurgens, 2006).
|
Çizelge 8-
Dünyada GDO’ lu ürünler için etiketleme rejimleri (Anonim,
11).
|
|
Seviye |
Açıklama |
Ülkeler |
|
Tam olarak düzenlenmiş zorunlu
etiketleme rejimleri |
Ürün
etiketleme yöntemi - gen teknolojisi kullanılarak üretilmiş organizmalardan kaynaklanan
maddeler içeren veya bunlardan türetilen tüm gıdaların
zorunlu etiketlenmesi |
Avrupa Birliği |
|
Gıda
etiketlemenin bileşimi
- son ürün olan gıdanın içerisinde yeni DNA ve/veya protein
mevcut olan tüm GDO gıdaların ve içeriklerin zorunlu
etiketlenmesi. |
Avustralya/Yeni Zelanda, Rusya |
|
Gıda
etiketlemenin bileşimi (sınırlı kapsam)
- sadece son ürün olan gıdanın içerisinde yeni DNA ve/veya
protein mevcut olan GD gıda veya gıdanın temel maddesi olan
bir bileşik içeren tanımlanmış gıda kalemlerinin zorunlu
etiketlenmesi. |
Japonya, Çin, Kore, Tayland ve
Malezya (önerildi) |
|
Çeşitli düzenleyici ve gönüllü
yaklaşımlardan oluşan etiketleme rejimi |
Karşılaştırmalı etiketleme
- sadece GD gıdanın konvansiyonel ikizinden önemli ölçüde
farklılık gösterdiği durumlarda zorunlu etiketlenmesi |
Kanada, ABD, Hong Kong (önerildi) |
|
Gönüllü
etiketleme - Gönüllü
rejim (GD ve konvansiyonel ikizi ile aynı yapıda ise)
yanlış, saptırıcı, aldatıcı etiketleme, reklâma ile ilgili
dürüst ticari düzenlemelere güven duymak ve uygunluk için
yardımcı olacak ilgili tüzüğe itimat etmek ile oluşur. |
Kanada, ABD |
|
Düzenleme yok |
Diğer-
Mevcut bir düzenleme yok. Gönüllü etiketleme için izin
verilebilir ancak ilgili tüzüğe veya kılavuz ile ilgili bir
belirti mevcut değil. |
Filipinler, Singapur |
Polen Kaçışı, Mesafeler ve Konvansiyonel
Ürünle Genetiği Değiştirilmiş (GD) Ürünün Birlikte
Yetiştirilebilirliği (Coexistence)
İspanya’ da çiftçi tohum
ekimine hazırlık, arazinin bakımı, hasat edilmiş arazinin işlenmesi
gibi işlemler sırasında GD tohum tedarikçisi ve çiftçi arasında
sözleşmeye bağlanmış yükümlülüklere sıkı sıkıya uymalıdır. Diğer
araziler ile GD ürün üretilen araziler arası 50 metre güvenlik
mesafesi bırakılmak zorundadır. Konvansiyonel ürünlerin çiçeklenme
süresince kazara oluşacak çapraz bulaşmayı önlemek için GD ürünlerin
tahmin edilen çiçeklenme zamanı beyan edilmelidir. Tüm bunlara ek
olarak, dört sıra konvansiyonel mısır ekilmiş bir tampon bölge, GD
polen tuzağı gibi işlev görecektir (Kalla, 2005).
Danimarkalı GD çiftçisi, komşularına izin verilmiş bir GD ürün
yetiştirme niyeti olduğuna dair bilgi vermelidir. Bu bilgilendirme
resmi bir tescil olarak sunulur. GD üreticisi aynı zamanda, hangi GD
ürünü üretiyor olursa olsun yasal bir zorunluluk olan "GDO lisansı"
alabilmek için GD üreticilerine özel bir eğitim almak zorundadır.
Danimarka tohum sanayii, bazı GD ürünlerde (kanola, çim ve yonca
gibi) ayrıştırma toleransının % 0,1 seviyesinde olması dolayısı ile
teknik sorunlar öngördüğü için bu ürünleri geçici olarak
durdurmuştur (Kalla, 2005).
Almanya'da, % 0,9'dan daha az GD içeren ürün teslim etmek için bir
sözleşme imzalamış olan GD-dışı ürün üreten çiftçi, sözkonusu üründe
eşik seviyenin aşılması durumunda, GD üretim yapan komşu çiftçileri
Alman yasalarına göre ortak sorumlu gösterebilir. İzin verilmiş GD
ürünlerle ilgili olası kaza durumunda sözleşme şartlarından doğan
yükümlülükler, GD üreticisi çiftçi tarafından karşılanır. GD
üreticisi çiftçi, elinden gelenin en iyisi ile tüm güvenlik
önlemlerini almış, tüm ayrıştırma protokollerini uygulamış olsa da
kaza durumunda sözleşme şartlarından doğan yükümlülükleri karşılamak
zorundadır (Kalla, 2005).
SONUÇ
Yeşil devrim, tarımsal üretimde kantitatif ve kimi zaman kalitatif
açıdan geçen 100 yılda büyük ilerlemeler sağlanmasına sebep
olmuştur. Bunun ardından genetik mühendislik kapsamında canlı
organizmanın DNA' sında doğrudan değişiklikler yapma gündeme gelmiş,
araştırmalar bu konuya yoğunlaşmıştır. Ülkemizde de bu alanda
sınırlı da olsa önemli çalışmalar yapılmaktadır.
Aralık 2006 tarihine kadar 26 özel şirket ve kurumun, 21 bitki
türünde, yoğunluk mısır (39), pamuk (19) ve kanolada (15) olmak
üzere 121 genetiği değiştirilmiş varyete geliştirdiği saptanmıştır.
Dünya genelinde oluşturulan bu yeni varyetelerin tüketici haklarını
koruma amaçlı etiketlenmesi üç farklı şekilde olmaktadır. Buna göre
Avrupa Birliği, Avustralya/Yeni Zelanda, Rusya, Japonya, Çin, Kore,
Tayland ve Malezya' da tam olarak düzenlenmiş zorunlu etiketleme
rejimi; Kanada, ABD, Hong Kong' ta çeşitli düzenleyici ve gönüllü
yaklaşımlardan oluşan etiketleme rejimi uygulanırken Filipinler ve
Singapur' da herhangi bir etiketleme rejimi belirlenmemiş ve
uygulanmamaktadır.
Bu çalışmanın sonucunda, Türkiye koşullarında şu an üretimi ve
satışı yasak olan genetiği değiştirilmiş tarımsal ürünlerin ithal
edilmemesi için gümrük kapılarında kontrol edilecek tür, varyete
çeşitleri ve üretici kurum ve firma isimleri netleştirilmiştir. Bu
çalışmadan da anlaşılacağı gibi ülkemizde genetik değişime uğradığı
sanılan hıyar, biber, fındık, gibi birçok bitki türünde genetik
değişim yapılmamıştır ve/veya bu türlerin ticari olarak satışı
yapılmamaktadır. Bunun yanı sıra tütünde nikotin içeriğini azaltma
gibi kalite yönünde yapılan bazı genetik değişimlerin insan
sağlığına zararları konusu gözden geçirilmeli; insektisitlerin daha
az miktarda kullanılması ve böylece hem gıda güvenliği hem de çevre
sağlığı açısından iyi olabilecek yönde genetik değişimlerin, iyi
veya kötü olduğu konusu daha detaylı incelenmelidir.
Çalışma sonunda görülmektedir ki tarımsal ürünlerde genetik değişime
izin veren ülkelerde alt yapısı kuvvetli denetim sistemleri
oluşturulmuştur ve genetiği değiştirilmiş ürünler uzun süreli
denetimlerden geçtikten sonra onaylanmakta ve uygun şekilde
etiketlenmektedir.
Globalleşen dünyada gerek araştırma geliştirme, gerekse üretim ve
tüketim amaçlı genetiği değiştirilmiş ürünlerin kullanımı gelecekte
Türkiye' nin de önünde durmaktadır. Ülkemizde her ne kadar GDO
içerikli gen kaynağı kullanımı yasak olsa da gümrüklerde yeterli
denetim mümkün olamamakta, analiz yapabilmek için akredite
laboratuvarlara ulaşılamamaktadır. Tarımsal ürünlerin uygun alt
yapıya haiz sistemler ile denetimden geçirilerek yine uygun şekilde
etiketlenmesi ile tüketici haklarının korunması en öncelikli
konudur. Bu bağlamda Avrupa Birliği' ne uyum sürecinde bulunduğumuz
bu dönemde, GDO denetleme ve onay yöntemi AB yönetmelikleri ile
uyumlulaştırılmalı; EFSA ile koordineli çalışmalar yürütülerek
genetiği değiştirilmiş tarımsal ürünler konusunda gıda güvenliği
riskleri asgariye indirilip tüketicilere güvenli gıda temin etme
imkânı sunulmalıdır.
Bu bağlamda Türkiye’ de, özellikle ithal edilen genetik değişime
uğramış ürünlerin ülkeye kabulü sırasında detaylı analizler
yapabilecek kontrol laboratuvarlarının kurulması ve yapılan
kontrollerin sonucuna göre hangi düzeyde genetiği değişmiş ürünlerin
kabul veya red edileceğini tanımlayan yönetmelikler oluşturulması
gerekmektedir. Buna göre yapılmış olan bu çalışma sürekli güncel
tutularak ürünlere göre risk seviyeleri belirlenmeli, kontroller bu
çerçevede yürütülerek etkinlikleri arttırılmalıdır. Bütün bu
hususların ışığında, “Ulusal Biyogüvenlik Yasası” nın bir an önce
çıkarılması önemli bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.
Saygı ve sevgilerimle,
Hakan Ozan Erzincanlı
www.tarimsal.com
"TARIMDA GENETİK
OLARAK DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALAR VE BUNLARIN BELGELENDİRİLMESİ"
adlı, 2006 yılı aralık ayında tamamlanmış bilimsel makalenin
özetidir. Detaylı bilgi ve tezin tamamının tedarik koşulları:
http://www.tarimsal.com/genetik_olarak_degistirilmis_organizmalar.htm
web adresinde mevcuttur.)
|