|
|
24.11.2010 Hayvansal Gıda Üretimi, Hayvan Refahı ve Hakları Kölelik ne kadar inanılmaz ve günümüze uzak bir kavram
değil mi? Şimdi inanılmaz gelse de medeniyetin başlarından 19. yüzyıla kadar
süren insanlık tarihi boyunca kölelik var oldu.
İşte kölelik günümüzde sürse idi bunun gibi düzenlemeler ile köleliği sanki adil
bir faaliyet gibi sürdüredururduk. Kölelik ve İnsan Hayvan
İlişkisi Özellikle Türkiye’ de otoyolların genelinin iki yanı açık, tellerle korunmamış. Bu otoyolların çoğunun altlarından hayvanların geçişi için kanaletler ve özel geçitler yok. Bu sebeple bu yollardan karşıya geçmek isteyen birçok hayvan ölüyor. Bu hayvanların ölmesi dolayısı ile en ufak bir hukuki işlem olmuyor. Şoför dönüp ardına bile bakmıyor. Hatta genelde yolcular yola çıkan hayvana küfredip, az kalsın kazaya sebep olacağını belirterek kızıyorlar. Burada gerçek suçlu hayvan mı insan mı? Peki cezayı en ağır şekilde kim ödüyor? Süt Üretimi Bir yavru ve anneye böyle işkence etmeye kimin hakkı olabilir? Yumurta Üretimi Tavuk Eti Üretimi Evcil Hayvanlar İnsan Dostu Hayvanları
Kayırmak 1 İnsan Dostu Hayvanları
Kayırmak 2 İnsan, bir köpekbalığı veya yunusun yaşamaya hakkı olup olmadığını belirlemek yetkisine sahip midir? Canlıların Yaşam Hakkı Tüm canlıların yaşam hakkı vardır. Bu canlının bir maydanoz ya da bir fil olması, temelinde önemli değildir. Hiçbir canlı, gerçek zorunlu bir sebebi olmadan (gerçekten ihtiyaç duyduğumuz gıdayı temin etmemiz gerekliliği, hayatımızı tehdit ediyor oluşu, yaşamımızı sürdürmek için o canlının mutlak ölmek zorunda olması vb.) öldürülemez, özgürlüğü sınırlandırılamaz ve işkence edilemez. Tam bu satırların düzeltmesini yaparken eşim gazeteden bir şey okudu. Son göçerler Sarıkeçililerin lideri Pervin Savran' ın şu cümleleri, insan ve doğa ilişkisinin gerçeğini-özünü ayan beyan ortaya koyuyor: Bizim için bu dünyada her mahlukat ötekinin rızkıdır. Keçiler dua etmezse şu dağlarda bir ot bitmez. Otlar dua etmezse gökten bir tek damla yağmur düşmez. O yüzden tüm canlılar bizim için birdir. Keçim neyse oğlum da O'dur. Dağ da O'dur. Su da O'dur.* (* 24 Kasım 2010 tarihli Radikal Gazetesi, Hayat eki Sf: 12, Röportaj Yücel Sönmez) Bir canlıyı gıda, barınma, giyinme için öldürmek zorunda kalır isek; bunu da insan olmanın sorumluluğu gereği düşünerek yapmak zorundayız. Örneğin on dişi on erkek civcivimiz var. Bu civcivler büyüdükçe erkekler birbirlerini, diğer tavukları ve hatta etraftaki diğer canlıları rahatsız edebileceklerdir. Ve zamanla da kavga ederek belki birbirlerini veya tavukları öldürebilirler. Böyle bir ortamda gerçekten yaşamak için gıda olarak tavuk eti tüketmek zorunda isek, bunu horozları öldürerek yapmak diğer tüm seçeneklere göre daha makul olacaktır. Ancak bu da hayvana mal gibi davranıp ona zulüm ederek değil, eti ile bizi beslediği için ona teşekkür ederek, şükran duyarak saygı ile yapılmalıdır. Bu itibar ile şunlar düşünülmesi gereken şeylerdir:
* Pollan, M. (2009) Etobur-Otobur İkilemi Dört Yiyeceğin Doğal Tarihi (Sayfa 56-57-58-59). İstanbul: Pegasus
Kurban Bayramı ve Ritüelin Unutulan Özü Birçok kişinin çok eleştirdiği kurban bayramının unutulmuş özünde aslında çok özel bir anlam vardır. O hayvanın bizim ve aç insanların gerçek gıda ihtiyaçları için ölmesi, bu ölüm esnasında hayvana saygı gösterilmesi, eti ile bizi beslediği için ona şükran ve minnet duyulması, etinin büyük kısmının gerçekten ihtiyacı olan insanlara dağıtılması esastır. Ancak kaçan kurbanlıkları komik müzikler eşliğinde haberlerde izledikçe, ben insanlığın bu yüce duygulardan çok ama çok uzaklaşmış olduğunu esefle düşünüyorum. Eğer hayvanların, insanların gerçek ihtiyaçları için kullanılması zorunlu ise en azından şunlar olmalıdır:
Bilim ve Hayvancılık Açmazı Ben üniversitede hayvansal üretim (zootekni) konusunda lisans eğitimi aldım. Okuyacağım bölümü seçmemin en önemli sebebi, içimdeki büyük doğa ve hayvan sevgisi idi. Okul bitti. Hayvansal üretim adı altında aslında o çok sevilmesi, saygı duyulması gereken canlılara insan olarak ne büyük zulümler yaptığımızı öğrendim. Öğrendim ancak bunlar üniversitede öğretildiği ve genel kabul görmüş, kitlelerce benimsenmiş kurallar olduğunu düşündüğüm için öğrendiğim, bazısı etik olarak asla kabul edilemez kavramları hiç yadırgamadım. Sonra yıllarca hayvancılık konusunda çalıştım, yazdım, çizdim. Ve bu süre içinde düşündüm, sordum, sorguladım. Biz ne yapıyorduk? Ben ne yapıyordum? Bağlı ahır, gaga kesimi, iki yılda zorlamalı üç kuzulatma gibi hayvancılık tekniklerini öğretmek, öğrenmek etik miydi? Bu bilim miydi? Bilim ahlaklı olmak zorunda değil miydi? 200 yıl önce de köle bakımı, yönetimi gibi bir üniversite bölümünde okumuş olsam bunu hiç sorgulamayacak mıydım? Ben gerçekten doğayı ve hayvanları seviyor muydum? Garip bir şekilde görüyorum ki hayvanları en çok seven ve veterinerlik mesleğini seçen kişiler; balıkları, denizi çok seven ve su ürünleri mühendisi olan kişiler bu okulları bitirdikleri zaman büyük bir körlüğe kapılıp bu canlılara en büyük zulmü yapanlar olabiliyorlar. Çünkü bu kişiler, ancak büyük çiftliklerde istihdam edilebiliyorlar ve zaten temelde endüstriyel hayvancılık sistemlerini bilmekteler. Bu gerçekten çok acı bir durum. Bu grubun üyelerinden biri olarak, işsiz kalma pahasına mevcut çarkın saçmalığını itiraf edip uykumuzdan uyanamazsak; yaşadığımız sürece kendi hapishanemizin gardiyanı olacağımızı düşünüyorum. Ben Ne Yapıyorum? Ben artık sadece özgür hayvanların ürünlerini (organik yetiştirilmiş ve/veya doğal yaşayan) yemeye çalışıyorum ve genel olarak da pek et yemiyorum. Hatta son zamanlarda mecburen et yediğim bazı durumlarda, bunun bana rahatsızlık verdiğini fark ediyorum. Bence yine bize her gün defalarca televizyon ve gazetelerde tekrarlanıp kafamıza kazınmak istendiği gibi "hayvansal protein almak zorunda" değiliz. Hayatım boyunca et yemeyi bırakan bir çok kişi gördüm ve bu kişilerin sağlıklarında kötüleşme yerine genelde iyileşme olduğunu fark ettim. Benim için de şu an aynı durum geçerli. Günümüzdeki hayvancılık sistemleri ve insanların hayvanlarla genel ilişkisi, maalesef her bir hayvansal ürün tüketicisini doğrudan suçlu haline getirmektedir. Hayvanlar, bu dünyada bizim yalnız kalmamızı önleyebilecek yegane dostlarımızdır. Bugün bilgi ve bilimimizin seviyesi, en basit bir hayvan ya da bitkiyi sıfırdan oluşturabilmemizin çok ama çok uzağındadır. Hatta bırakın tüm bir canlıyı, insanlık olarak bir hayvan ya da bitkinin sıfırdan tek bir hücresini yapabilecek bilgiye ve tekniğe bile sahip değiliz. Tek yapabildiğimiz mevcut hücreleri kullanmak, hayvan ve bitkileri, onlara en ufak bir saygı ve varlıklarından dolayı şükran duymadan insan yararına sürekli sömürmek... Unutmayalım ki, 1000 yıl önce bir köle de en az bir koyun kadar hiçti insanlık için. Ve en çok yüz yıl içinde insanlık olarak hayvanlara ve diğer tüm canlılara ne kadar büyük zulüm yaptığımızı anlayacak noktaya geleceğiz. Bugün kölelik ne kadar uzak ve acımasız geliyorsa gözümüze, o zaman da bugün hayvanları kölelerimiz olarak görmemiz o kadar uzak ve acımasız gelecek. Bence insanlık olarak dünyada gelişme, medenileşme, insanileşme sınıfına girecek her şey; kendi türümüz dışındakilere duyduğumuz saygı ve sevgi ile doğrudan bağlantılıdır. Hint asıllı lider Mahatma Gandi' nin şu lafı, belki de anlatamadığım çok şeyi özetliyor: "Bir ulusun büyüklüğü ve ahlaki gelişmesi, hayvanlara nasıl davrandığıyla ilgilidir"
|
|
Bu makalenin orijinali www.tarimsal.com adresinde yayınlanmaktadır. Makaleyi, kaynak ve yazar belirtmek şartı ile istediğiniz yayın organında sınırsız olarak yayınlayabilirsiniz. |
|
Yorumlar ve Cevaplar
|
| 1- Sayın Burak Esen, 24 Kasım 2010 |
|
Hakan Bey merhaba, Son makalenizin ardından sadece çok kısaca aklımda uçuşan ya da aklıma düşüveren birkaç fikir-bilgi kırıntısını paylaşacağım, dolu bir ileti yazamadığım için kusura bakmayın. Hayvancılığın her türlüsünün bütün dünyada büyük çoğunlukla entegre tesis mantığı içerisinde - ve anlattığınız ve hatta anlatmadığınız yöntemlerle - yapıldığı aşikar. Bu vahşetin ne derin kökleri olduğu da aşikar. Ben bunun her zaman insanları yöneten-yönetilen şeklinde ikiye ayıran örgütlü toplumsal bir mekanizmanın kurulması ve şeylerin metalaşması, yani değer atfedilmiş bir sembol değişimi sayesinde değiş tokuş edilmesi olgularının kesiştiği anda başladığını düşünüyorum; bunlar hiç olmamış gibi davranmak olacak iş değil elbet, demek ki o zaman temelde bu olguların yitip gitmesi için uğraş vermek gerek. Bireysel olarak vejetaryen/vegan olmak ya da olunabildiği kadar olmak en duyarlı yollardan biri gibi görünüyor. Ancak, (Sizi eleştirmek için değil, kafamda oluşan düşünce bu olduğu için - çıkışı olmasa da - paylaşıyorum) DDT, kimyasal gübre, melezleme yöntemleri vesaire, sizin hayvan ve hayvancılık üzerinden anlattığınız vahşetin aslında, eşinizin uyarısıyla referans gösterdiğiniz "avatar"lardan birinin açtığı yoldan düşünmeye devam edersek, aslında bütün doğayı kuşattığını ve hayvanlar kadar bitkilerin de zulme uğradığını ve acı çektiğini düşünüyorum. Keçinin olduğu kadar taşın da, insanın olduğu kadar suyun da hakkından bahsediyor bu insanlar; okumuş yazmış değiller ama ağlayarak fark ettiğim üzere, Spinoza'yı takip ediyorlar. (Aynı gazetenin hayat ekinde tavukçuluk sektörüne dair başka bir havadan yazılan yazıyı da görmüşsünüzdür mutlaka; sadece türkiye'de günde 2 milyon tavuk kesiliyor...) Bitkileri de kapsadıktan sonra, meselenin mümkün olduğu kadar mütevazı ve organik beslenmeden ve yaşamaktan geçtiği açıkça ortaya çıkıyor. (Türkiye'deki ve dünyadaki organik üretim konusunda da elbette derin bilginiz olduğunu varsayıyorum, bir gıda mühendisi arkadaşım ne yazık ki bana, mevzuattan kaynaklanan boşluklar nedeniyle, birçok üreticinin antibiyotik kullandığını anlatmıştı. Bunun yanı sıra, benim birebir şahit olduğum ve bence yukarıda saydığım olgulardan ayrılması mümkün olmayan bir diğer vahşet de şu; organik tarım Türkiye'de elit bir tekelin hükümranlığı altına giriyor gibi görünüyor ve konvansiyonel tarım ve hayvancılıkta (ve diğer sektörlerde) olduğu gibi, burada da sömürü ilişkilerinin aynen devam ettiğini görüyorum. Çok klişeye kaçayım, kusura bakmayın; insana değer vermeyen bir "yaşam biçiminin" hayvana ve bitkiye, ve geri kalan doğaya değer vermesi mümkün değil. Organik bile pratikte, içsel olarak vaaz ettiği var sayılan değerlerin aksini yeniden üretiyor. Şüphesiz bilmediğiniz şeyler söylemedim, amacım yazınız için teşekkür etmekti, umut aşıladığı için değil; zira umut bence acımak, şefkat duymak ya da korkmak kadar izlenmemesi gereken bir yoldu. Kendime adıma teşekkür ederim, ve daha birçokları adına teşekkür edebilmek isterim, birbirimize durmaksızın inanç ve şevk verdiğimiz için. Sağolun, Burak Esen buraqesen@hotmail.com
|
|