|
15.03.2007
Kyoto Protokolü’ nü
imzalamak ya da imzalamamak
Yine çok önemli bir dönemeçte bulunuyoruz. Kyoto protokolünü
imzalayacak mıyız, imzalamayacak mıyız? Bu soruya cevap arıyoruz.
Ancak elbette asıl cevap aramamız gereken soru şu: imzalamalı mıyız?
İmzalamamalı mıyız?
Öncelikle Kyoto protokolü nedir ne değildir ona bir bakalım:
Kyoto Protokolünün Amacı
Kyoto Protokolündeki amaç, “atmosferdeki sera gazı yoğunluğunun,
iklime tehlikeli etki yapmayacak seviyelerde dengede kalmasını
sağlamaktır.
Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli, 1990 ile 2100 yılları
arasında 1.4 °C ile 5.8 °C arası sıcaklık artışı tahmin etmektedir.
Tahminlere göre, başarılı bir şekilde uygulanması durumunda Kyoto
Protokolü bu artışı 0.02 ile 0.28 C arasında düşürebilecektir
(kaynak: Nature, Ekim 2003 sayısı)
Kyoto Protokolü savunucuları bu protokolün amaca ulaşmak için ilk
adım olduğunu ve amaca ulaşıncaya kadar hedeflerin değiştirileceğini
belirtmektedirler.
Anlaşmanın Durumu
Anlaşma Aralık 1997'de Japonya'nın Kyoto şehrinde görüşülmüş, 16
Mart 1998'de imzaya açılmış ve 15 Mart 1999'da son halini almıştır.
Rusya'nın 18 Kasım 2004'te katılmasıyla 90 gün sonra 16 Şubat 2005
tarihinde yürürlüğe girmiştir. Aralık 2006 tarihinde toplam 169 ülke
ve devlete bağlı örgütler anlaşmaya imza atmışlardır. İmza atmayan
önemli ülkeler arasında ABD ve Avustralya gibi gelişmiş ülkeler
haricinde, gelişmekte olan Türkiye gibi ülkeler de yer almaktadır.
55 ülke şartı 23 Mayıs 2002'de İzlanda'nın anlaşmayı kabul etmesi
ile, %55 şartı da Rusya'nın 18 Kasım 2004'te anlaşmayı imzalaması
ile sağlanmış, anlaşma 16 Şubat 2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Anlaşmanın Detayları
Birleşmiş Milletler Çevre Programı basın bildirisine göre: “Kyoto
Protokolü gelişmiş ülkelerin sera gazı salınımlarını 1990 yılına
göre %5.2 azaltmalarını öngören bir anlaşmadır (protokolün
uygulanmaması durumunda 2010 yılı salınım tahminleri dikkate
alınırsa bu, %29'luk bir azalmaya karşılık gelmektedir). Amaç altı
sera gazının – karbon dioksit, metan, nitrous oksit, sülfür
heksaflorid, HFC'ler ve PFC'ler – 2008-2012 arası beş yıllık
ortalama salınım değerlerini azaltmaktır. Ulusal hedefler AB ve
başka bazı ülkeler için %8'lik, ABD için %7'lik, Japonya için %6'lık
azaltma, Rusya için %0 değişiklik ve Avustralya için %8 ile İzlanda
için %10'luk bir artış şeklinde çeşitlilik göstermektedir.”
Anlaşma 1992'de Rio De Janeiro'da yapılan Dünya Zirvesi'nda kabul
edilen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'ne
(Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi) ek olarak
kabul edilmiştir. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve
Sözleşmesi üyesi tüm ülkeler Kyoto Protokolüne imza atabilir, üye
olmayanlar atamazlar.
Kyoto Protokolünün birçok maddesi Birleşmiş Milletler İklim
Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Ek 1'de belirtilen gelişmiş ülkeler
için geçerlidir.
Ortak ama özelleşmiş sorumluluklar
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi “ortak ama
özelleşmiş” sorumluluklar tanımlamaktadır. Ortak ülkeler
1- Tarihsel ve güncel küresel sera gazı salınımının gelişmiş ülkeler
tarafından gerçekleştirildiğini
2- Gelişmekte olan ülkelerin kişi başı gaz salınımlarının halen
düşük olduğunu
3- Gelişmekte olan ülkelerin küresel salınımlarının sosyal ve
gelişimsel ihtiyaçlarına göre artacağını
kabul ederler.
Diğer bir deyişle Çin, Hindistan ve diğer gelişmekte olan ülkeler
anlaşma gereklerinden muaftırlar çünkü şu andaki iklim
değişikliklerine neden olan salınımların ana sorumlusu değildirler.
Kyoto Protokolünü eleştirenler gelişmekte olan ülkelerin ve
özellikle Çin, Hindistan gibi ülkelerin yakın bir zamanda en fazla
sera gazı salınımı yapan ülkeler olacağını söylemektedirler. Aynı
zamanda, protokol sınırlamaları yüzünden gelişmiş ülkelerden
gelişmekte olan ülkelere çıkış olacağını ve dolayısıyla net sera
gazı salınımlarının değişmeyeceğini söylemekteler.
Salınım Ticareti
Kyoto Protokolüne göre ülkeler 2008 ile 2012 yılları arasında
salınımlarını 1990 yılına göre %5.2 düşürmekle yükümlüdürler. Buna
rağmen, pratikte birçok ülke belirli sanayi kuruluşlarına
sınırlamalar koymuştur (kağıt endüstrisi, enerji santralleri gibi).
AB'de bu uygulama vardır ve birçok ülke de buna doğru kaymaktadır.
Buna göre, belirlenen seviyeden fazla salınım yapacağını anlayan bir
şirket bir şekilde başka yerlerden Karbon Kredisi bulmak zorundadır.
Bu da Karbon Kredisi ticaretini ve borsasını ortaya çıkarmıştır.
(Kaynak: Vikipedi, özgür ansiklopedi)
Kyoto' nun İmzalanması Gerektiğini Savunan Görüş:
Kyoto’ nun imzalanmasının gerektiğini savunan Yeşiller İklim
Değişikliği Sözcüsü Dr. Ümit Şahin http://www.kyotoyuimzala.com web
sitesinde 16.02.2007 itibarı ile basın açıklaması ile şunları
vurgulamış:
Kyoto Protokolü 1997 yılında imzalandı ve bundan tam 2 yıl önce,
16 Şubat 2005’de yürürlüğe girdi. Kyoto Protokolü, yükümlülük altına
giren ülkelerin sera gazı salımlarını azaltmasını öngören
uluslararası bağlayıcı bir antlaşma. Kyoto’nun öngördüğü hedefler
çok kısıtlı ve yetersiz. Dünya ülkeleri küresel ısınmayı durdurmak
için Kyoto Protokolü’nü kat kat aşan indirimler yapmak, önlemler
almak zorunda.
Dünyada sera gazı salımlarını en hızlı arttıran ülke Türkiye.
1990-2004 yılları arasında sera gazı salımlarını 170 milyon tondan
357 milyon tona çıkaran, yani %110 artış gösteren Türkiye bir rekor
kırdı.
Türkiye bu rekorla dünyanın tüm sera gazı salımlarının %1,3’ünü
yaparak, küresel ısınmaya en çok neden olan ülkeler sıralamasında
13. sıraya yükseldi.
Kyoto' nun İmzalanmaması
Gerektiğini Savunan Görüş:
Karşıt görüş olarak ismini öğrenemediğim biri bir forum sitesine
şunları yazmış:
Şimdi biz Kyoto protokolünü imzalarsak, olacakları söyleyeyim. Şu
anda dünya toplam emisyonun %1.3 ü kadar olan emisyonumuzu, 2008 de
% 60 azaltmak zorunda kalacağız. Bunu ben söylemiyorum. “Türkiye
Kyoto’yu İmzala” kampanyasını başlatan şahıs söylüyor. Bu durumda
Türkiye’nin toplam dünya emisyonuna katkısı yaklaşık % 0.5 civarına
inecek. Yani Dünya nüfusunun %1 ine sahip ülkemize tanınan hak en
azından olması gerekenin yarısı kadar bir hakka sahip olacak.
Gelişmiş Avrupa ülkeleri ise haklarının 4-5 katına varan
mertebelerde emisyona devam edecekler. Bu haksızlığı razıysak mesele
yok.
Diyelim imzaladık, bunun sonuçları hakkında 5-10 dakika düşünelim.
Öncelikle enerji tasarrufuna gitmemiz gerekecek. Enerji tasarrufu
iyi bir şey. Ama, nasıl yapabiliriz? Binalarımızın ısı yalıtımını
güçlendirebiliriz. Çünkü en çok fosil yakıt bina ısıtmasında
kullanılıyor. Araçlarımızın yakıtını verimli yakmasını sağlayacak
şekilde bakımlarını yaptırabiliriz. Bunlar ha diyince başarılacak
şeyler değil. Bunlar da kendisine göre gideri olan hususlar. Diyelim
ki bu şekilde %10 tasarruf sağladık. Geri kalan %50 tasarruf için,
kullandığımız kömürü, petrolü ve doğalgazı yarı yarıya azaltmamız
gerekecek. Eğer doğal gaz aynı zamanda elektrik üretiminde de
kullanıldığı için bizim için çok önemliyse; doğalgazdaki azaltmayı
çok sınırlı tutup, kömür ve petrol tüketimini % 50 den de fazla
azaltmamız gerekecek.
Şimdi soruyorum:
Her gün arabasını kullanan arkadaşlar arabalarını yarı yarıya daha
az kullanmaya razı olacaklar mı? Eğer daha önce araba kullanmayan
vatandaşlarımız araba sahibi olurlarsa yarı yarıya azalmış araba
kullanma haklarının bir kısmını onlarla paylaşmaya ve daha da az
araba kullanmaya razı olacaklar mı? Kışın kömürle ısınan
vatandaşlarımıza kömürü yarı yarıya daha az yakacaksın ve hakkına
kalan kömürün de bir kısmını yeni ev kuranlarla paylaşacaksın deme
cesaretini kendilerinde görecekler mi? Keza kendi kömür
kaynaklarımıza dayalı kömürlü elektrik santralı yapılmasını
engelleyecekler mi?
Kyoto protokolünün imzala kampanyasını başlatan vatandaşın bundan
böyle, ülkemizin neredeyse tüm yatırımlarını durdurması gerektiğini
söylediğini biliyor musunuz.
Kampanyayı başlatanların sözleri benim yukarıda belirttiğim
görüşleri teyit ediyor. Aslında eksik bile söylemiş. Yeni konutlar,
okullar da yapmamamız lazım. Dahası, yeni fabrikalar da yapmamamız
lazım. Yeni petro-kimya tesisleri de yapmamamız lazım. Yani, “Bu
yatırımlara aktarılacak kaynaksa iklim değişikliği mücadelesine
ayrılmalı” cümlesiyle demek istiyor ki “Dünyayı Kurtaran Adam”
olmasak da, her şeyi durdurup, “Dünyayı Kurtaran Ülke” olalım.
Olabiliyorsak olalım bakalım.
Yine protokolü imzalamayan ülkelerden Avustralya Başbakanı John
Howard "Eğer Kyoto Protokolünü imzalarsak birçok sanayi koluna
darbe vurarak, Avustralya’nın işlerini Çin, Endonezya ve Hindistan
gibi ülkelere göndeririz" diyor.
Küresel ısınmanın asıl sorumlusu ABD’ den ise 14 Mayıs 2005’ te
konuyla ilgili şöyle bir haber alıyoruz:
Başkan George Bush’un danışmanlarından Harlan Watson, Bush
yönetiminin Kyoto anlaşmasına karşı çıkmasını açıklarken, “Kyoto
anlaşması ekonomimize zarar verecek ve milyonlarca Amerikalı’nın
işsiz kalmasına neden olacaktı.” dedi. Amerikan Yönetimi’nin , 2012
yılına kadar, Kyoto anlaşmasıyla ilgili herhangi bir adım atmayı
planlamadığını söyleyen Watson, sera gazlarının kullanımını,
ekonomiyi ve işyerlerini etkilemeyecek bir şekilde azaltmak için
çaba göstereceğini belirtti. Yetkili, ABD Kongresi’nin, ülke
ekonomisini olumsuz etkilyecek küresel bir çevre anlaşmasına imza
atılmasına karşı çıktığını da kaydetti.
Ayrıca 2007 Mart ayının Bilim ve Teknik Dergisinden de şu
bilgilere ulaştım:
“Geçtiğimiz Şubat ayının ortalarında ABD’ de gerçekleştirilen bir
zirvede bir araya gelen ülke temsilcileri (G8 ülkeleri yanında
gelişmekte olan 5 ülke), 2012 yılında sona erecek olan Kyoto
Protokolü’ nün daha etkili bir benzerlik kapsamında, karbon
salımlarını azaltmaya yönelik yeni sınırlar belirleme gerekliliği
konusunda anlaştılar. AB ülkeleriyse Avrupa Komisyonu’nca Ocak
ayında yayımlanan ve stratejik enerji kullanımıyla ilgili incelemede
yer alan önerileri (sera gazı salımlarını 2020 yılına kadar 1990
düzeylerinin %30’u kadar düşürme hedefi başta olmak üzere) yeniden
görüşmeye hazırlanıyor.
Bu konuda benim fikirlerimi soracak olursanız, kafamda net
yargılardan çok net tespitler var ve onları sizinle paylaşmak
istiyorum:
1- Türkiye Kyoto’ yu imzalarsa, sanayisi zorlanacak. Kyoto’ yu
imzalamış ülkeler zaten 1990 yılına kadar sanayileşmesini tamamlamış
ülkeler. Oysa Türkiye büyük oranda 1990 sonrası sanayileşti. Bu
sebeple gelecek kısıtlamaların kötü etkilerinin bertaraf edilmesi
gelişmiş ülkeler kadar kolay olamaz.
2- Türkiye protokolü imzalarsa mevcut üretim kaybı bir yana,
protokol şartlarını yerine getirmek için önemli harcamalar yapmak
zorunda da kalacak ve bu konu için ayrılmış bir kaynak yok.
3- Türkiye protokolü imzalarsa, durumun küresel ısınmaya fiziki
anlamda pek bir etkisi olmayacak. Lakin bu konuda küresel ısınmaya
yol açan gazların sonucu değiştirmeyecek kadar küçük bir kısmı
Türkiye’ nin suçu. Mesela ABD, mevcut gazların %25’ ini çevreye
salan bir sanayiye sahip. Türkiye’ nin protokolü imzalaması aslında
sadece, “ben de dünyanın geleceğini garanti altına almak
isteyenlerdenim.” beyanı vermek olacak.
4- Nüfus artışı devam ettikçe ve tüketim bilinci artmadıkça bazı
yasaklamaların, küresel ısınmayı önleyebileceğine inanmıyorum.
Küresel ısınmayı önlemenin yolu bence:
a- Kyoto ve benzeri protokolleri oluşturmak, ülkelere göre
uygulanabilir formüllerle uygulamak.
b- Her alanda tüketim bilinci oluşturmak için eğitimler düzenlemek.
Bu amaçla basın, Milli eğitim, sivil toplum kuruluşları vb.
mekanizmaları kullanmak.
c- Küresel ısınmayı önleyici bilimsel çalışmaları madden ve manen
desteklemek. Bu konuda teşvik mekanizmaları oluşturmak.
d- Artık geldiğimiz bu noktada, silah, kozmetik ve bunun gibi
sanayilerin bizlerden neler alıp, bizlere neler kattığını oturup
enine boyuna tartışıp sonucunda bir karar vermek.
Sevgi ve saygılarımla,
Hakan Ozan Erzincanlı
Ziraat Yüksek Mühendisi
www.tarimsal.com
|