|
28.02.2007
Tarım İlaçları, İyi Tarım ve Çengelköy
Hıyarı
Bu aralar Ankara’ da Tarım Bakanlığı tarafından verilen on tam
günlük kontrolör eğitiminden geçmekteyim. Konumuz “iyi tarım
uygulamaları” olunca, tarımsal üretim sırasında yapılan her
faaliyetin, “verim ve kar amacından fazla uzaklaşmadan nasıl olur da
insana ve doğaya en zararsız halde kullanabiliriz?” sorusuna cevap
vermeye çalışan bir uygulamalar zinciri ile karşılaşıyoruz.
İlk olarak 1990’ lı yılların sonlarında ABD Tarım Bakanlığı (USDA)
ve Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından taze olarak tüketilen yaş
meyve sebzelerde gıda güvenliğinin sağlanması amacıyla iyi tarım
uygulamaları (İTU) başlatılmış. Bundan on yıl kadar sonra, Avrupa’
lı büyük perakendecilerin başına şöyle bir dert gelmiş:
Avrupa’ da bazı tüketici dernekleri, benzeri bazı sivil toplum
örgütleri ve hatta bazı kişiler büyük marketlerin raflarındaki meyve
sebzelerden örnek alarak bunlarda pestisit (tarım zehiri) kalıntısı
olup olmadığını anlamak için analize göndermişler. Kalıntı
çıktığında da bunu gazetelerde manşet olarak verdirip, bu ürünleri
satan marketleri halka duyurmuşlar. Böyle olunca birçok büyük market
zinciri çok ciddi zararlar görmeye başlamış ve hemen bu sorunu nasıl
çözebilecekleri konusunda toplanıp düşünmeye başlamışlar. İşte bu
amaçla toplanan ve bir sivil toplum örgütü olan Avrupa birliği Ürün
Çalışma Grubu (EUREP), 1990’ lu yıllarda ortaya çıkarılmış olan itu
prensiplerini almış ve kendine Avrupa birliği Ürün Çalışma Grubu (EUREP:
Euro Retailer Produce Working Group), İyi Tarım Uygulamaları (GAP:
Good Agriculture Practice) kelimelerinin birleşiminden oluşan bir
kısaltma ile adlandırdığı EUREPGAP protokolünü oluşturmuş. Böylece
perakendeciler, üreticilerden bu protokole uygun üretim yapmalarını
istemeye başlamış ve ürettiği ürüne EUREPGAP belgesi almış
üreticilerin ürünlerini alım garantisi vermişler. Nihayetinde bu
güne kadar gelinmiş ve şu anda, özellikle yaş meyve sebzede söz
konusu belgesi olmayan üreticiler ürünlerini ihraç etmek için bu
belgeyi almak zorundalar.
Ülkemizde de bu gelişmelere binaen, ilk olarak 2003 yılında Alara
Tarım AŞ önce kendi bahçelerine EUREPGAP belgesini alarak sektöre
öncülük etmiş. Sonraki yıl, sözleşmeli üreticilerini de bu işin
içine katmış ve şimdilerde Alara binlerce üreticisinin EUREPGAP
protokolüne uygun üretim yapmasını sağlıyor ve ürünlerini kolayca
ihraç ediyor. Böylece hem Alara firması hem de sözleşmeli
üreticileri para kazanıyorlar. Ayrıca daha da önemlisi, insana ve
doğaya saygılı üretim yaparak sağlığımızın ve geleceğimizin tehdit
edilmesini önlüyorlar.
Alara firması uygulamalarının EUREPGAP’ a uygunluğunu, yine gıda
denetimi konusunda dünya lideri olan ve bu belgenin dünya çapında %
30’ una yakınını veren CMi firmasına denetletiyor. Ben de Türkiye’
deki ilk EUREPGAP denetçilerinden biri olarak Alara firmasının
denetimlerine 2004 yılı sonlarından beri katılıyorum. Ne mutlu ki şu
an, CMi firmasının Türkiye’ deki hizmet sağlayıcısı olan USB- Ulusal
Sistem Belgelendirme firmasının EUREPGAP baş denetçilerinden biriyim
ve her yıl Alara firmasının titizlikle yaptığı çalışmaları denetleme
şansına nail oluyor ve bundan çok memnuniyet duyuyorum.
Elbette 2003 yılında başlayan bu ilk girişimden sonra daha birçok
firma belgelerini alarak ürünlerini daha kolaylıkla ihraç etme
imkânına kavuştu. Günümüzde artık memnuniyetle söyleyebilirim ki
özellikle yaş meyve sebzede kontrolsüz ilaç ve gübre kullanımı
neredeyse yok gibi. Son olarak Ocak ayında Antalya’ da bir dizi
denetim yaptım. Üreticilerin hepsi uzman ziraat mühendisleri
kontrolünde üretim yapıyorlardı ve ürünler ilaç kalıntısı ve fazla
gübre ile topraklar kirletilmeden üretiliyordu. Açıkçası bunu kendi
gözlerimle görmesem de biri söylese belki de inanmazdım. Bu durum
sadece EUREPGAP belgesi almış üreticiler için değil, tüm üreticiler
için geçerli. Çünkü Tarım Bakanlığımız da konuya çok duyarlı ve konu
ile ilgili yönetmelikler yayınlayarak ülke çapında uygulanması için
ihtimam gösterdi. Şu an kimi bölgeleri deniz gibi sera kaplı Antalya
bölgesindeki üreticiler, insana ve doğaya saygılı üretim yapmak için
ellerinden gelen gayreti sarf ediyorlar. Bu bağlamda uzman özel
zirai danışmanlar ve Tarım İl Müdürlüğü yetkililerinin kahramanca
çabaları sayesinde büyük başarılar elde edilmiş durumda. Tabii ki bu
başarıda en büyük paye, alın terini sonuna kadar bizlere gıda
sağlamak için akıtan vefakâr ve cefakâr üreticimizde. Ata’ mız ne
kadar güzel ve doğru söylemiş, köylü milletin efendisi diyerek.
Sonuna kadar katılıyorum.
Hemen belirteyim ki tüm bu süreçte Tarım Bakanlığımız da bu faydalı
protokolün ülkemizde uygulanması için yerel atılımlar yaptı ve ilk
olarak 08/09/2004 tarihinde İyi Tarım Uygulamalarına İlişkin
Yönetmelik 25577 sayılı Resmi Gazete’ de yayınlanarak yürürlüğe
girdi. Yönetmelik hükümlerince İyi Tarım Uygulamaları (İTU),
tarımsal üretim sisteminin sosyal açıdan yaşanabilir, ekonomik
açıdan karlı ve verimli, insan sağlığını koruyan, hayvan sağlık ve
refahı ile çevreye önem veren bir hale getirmek için uygulanması
gereken işlemler olarak tanımlamaktadır.
İşte Bakanlığımız bu yönetmeliğe uygun şekilde denetim yapabilmemiz
için bizi iki hafta boyunca Ankara’ da misafir ediyor. Çok güzel
derslerle İTU kontrolörü olmamız için değerli eğitmenler sağlanmış
ve TSE’ nin eşsiz yöntembilim kabiliyetlerini kullanılarak bize
akredite, yani tüm dünya tarafından geçerliliği kabul görmüş bir
eğitim veriyor. Bu konudaki ilk akredite eğitimi alıyor olmasının
erinci içerisindeyiz.
Açıkça ifade etmeliyim ki bu kadar açıklamayı, beni bu eğitimde çok
şaşırtan bir bilgiyi sizlerle paylaşabilmek için yaptım. O kadar
hayrete düştüm ki, bu zamana kadar boşuna mı o kadar tarım ilacı
kullanıp hem kendimizi hem de çevremizde onsuz yaşayamayacağımız
doğal hayatı zehirlemişiz diye kendi kendime sorup durdum. Şöyle
ifade edeyim:
DDT’ nin keşfinden önce, 1940’ lı yılların başına kadar tarım
zararlıları dünya genelinde tüm ürünlerin % 7’ sinde kayba sebep
oluyormuş. !980’ lerin sonlarına doğru tarımsal ilaç kullanımı 1940’
lı yılların başlarına oranla tam 12 kat artmış! Düşünebiliyor
musunuz 12 kat !!! Ancak ilginç olan bu değil. Asıl ilginç olan,
tarımsal zararlıların yol açtığı ürün kaybı % 7’ nin altına maalesef
düşmemiş. Hem düşmemiş hem de %13’ E YÜKSELMİŞ !!! Evet yanlış
okumadınız, neredeyse iki kat artmış. Yani hem bu ürünler aracılığı
ile daha çok zehir tüketmişiz ve hayatımız kısalmış, yaşam kalitemiz
düşmüş; hem de üretici daha az ürün elde etmiş, daha az kazanmış.
Peki neden? Çünkü üzerlerine ilaç atılan tarımsal zararlılar bu
ilaçlara direnç geliştirmişler ve her sene atılan ilaç miktarı
arttırılmak zorunda kalmış. Bu zararlıların doğal düşmanları da
maalesef ilaçlamalar sırasında öldüğü için zararlılar baş
edilemeyecek seviyede çoğalmış. Böylece bozulan doğal denge sonucu
eskiden zararlı olmayan bazı canlılar bile tarımsal zararlı olmuş,
yani potansiyel zararlılar da zarar yapmaya başlamış.
İşte insan böyle zamanlarda sormadan edemiyor, “hiç kalkışmasak bu
işe daha iyi değil miydi?” diye. Ne olurdu yediğimiz bazı elmalar
kurtlu olsaydı, domatesler azıcık çürüklü olsaydı ya da patateslerin
kenarları kararmış olsaydı? Sağlığımıza hiçbir şey olmazdı.
Lezzetten de emin olun hiçbir şey kaybetmezdik. Maalesef daha güzel
görünümlü domatesler, daha bol verim uğruna tarımsal zararlılarla
akıllıca savaşmak ve doğa dostu mücadele yöntemlerini kullanmak
yerine kolay yolu, öldürücü kimyasal silahları seçtik ve yine
maalesef geldiğimiz nokta bu. Şimdi birçok paralar harcanıyor,
eğitimler, analizler yapılıyor. Ne mutlu ki yapılıyor, o da olmasa
tam mahvolacağız. Ama birçok şey için de çok geç…
Neden mi geç? Çünkü artık o çok sevip özlediğimiz ufacık, çıtır
çıtır Çengelköy hıyarını doğal ortamında yetiştirme şansımız
kalmadı. Şans eseri tohumunu bulup da üretmeye kalksak diyelim. Acı
gerçek şu ki, yıllar süren ilaçlamalar hep daha güçlü zararlıların
yaşamasına olanak vermiş ve o güzelim Çengelköy hıyarı artık bu
zararlılarla baş edemez. Ya bu ürünün genetiğini değiştirip şu anki
tarımsal zararlılara dayanıklı hale getireceğiz ya da ilaç
kullanacağız. Hatta ilaç kullansak bile Çengelköy hıyarı yetiştirme
şansımız kalmamış gibi. Zaten bu iki yöntemden birini seçmektense,
Çengelköy hıyarı yetiştirmemeyi tercih ediyoruz ki şu an için de en
doğrusu sanırım bu.
Ancak belli mi olur, en azından bilinçlenme yönünden her şey iyiye
doğru gidiyor. Belki yıllar içerisinde şu an çok güçlenmiş olan
tarımsal zararlıların doğal düşmanları doğada yerlerini yine alırlar
ve doğal denge yine kurulur ve tarımsal zararlılar da git gide eski
güçsüz durumlarına dönerler. O zaman belki biz de güzelim Çengelköy
hıyarlarını yeniden yetiştirmeye başlayabiliriz.
Karamsarlığın her daim umutla aydınlanması dileğiyle, sevgiyle…
Hakan Ozan Erzincanlı
Ziraat Yüksek Mühendisi
www.tarimsal.com |