08.04.2010

Tarımdaki Mevcut Yanlış Düzen ve Toprağın Çektikleri

Toprak çok şeydir.

Kuyu kazınca sudur.

Tohum atınca aştır.

Suyla karınca ev, ateşe atınca kaptır.

Atasözüdür, türküdür.

Geçmiş ve gelecektir; tarihtir.

Anadır; bet berekettir; yaşamdır ve vatandır.

Ve sonunda, ebedi istirahatgâhtır...

Belki dünyada yaşama dair en önemli şey olan toprak, neye denir?

Kum veya kaya veya çakıl veya toz ile toprağın farkı nedir?

Bir moloz yığınına neden toprak denmez?

Bir toz, kum yığını hangi durumlarda toprak olarak adlandırılır?

Canlı mıdır, cansız mıdır? Ne zaman sağlıklı, ne zaman hastadır?

Toprak

Toprak, kayaların ve organik maddenin yüzyıllar boyunca çeşitli etkenlerle parçalanıp ayrılmasıyla meydana gelmiş, içinde geniş bir canlılar alemini barındıran, bitkilere durak vazifesi görerek onlara su ve besin maddesi sağlayan bir maddedir.

Normal Bir Toprak Nelerden Oluşur?

Şekil 1. Birim toprak hacmindeki bileşenler (Kirişci, 1999a)1

Yukarıdaki şekilde de görülebileceği gibi toprak, normalde birim hacimde % 25 hava, % 25 su, % 45 mineral madde ve % 5 organik madde içeren bir materyaldir. Mesela birim hacim kumda tahminen bu oranlardan çok daha fazla hava, daha az su, daha az organik madde vardır.

Toprak, bahsedilen oranlara yaklaştıkça daha fazla toprak; uzaklaştıkça daha az toprak olur.

Ülkemizde tarım yapılan arazilerin incelediğim toprak analizlerinin neredeyse hiçbirinde daha % 5 ve üzeri organik madde göremedim. Gördüğüm en yüksek değer yeni hayvan gübresi uygulanmış bir arazide % 4,2 idi. Sürekli yoğun tarım yapılan arazilerde bu oran % 1 civarındadır. Ancak tarım yapılmayan doğal mera ve ormanlarda % 5 oranına yakın değerler görmek olasıdır (Geleneksel nadasa bırakma işlemi, işte en çok bu sebeple yapılır). Bugünkü yapısı ile tarımsal üretim, toprakta organik maddeyi sürdürülemez şekilde azaltır. Bu da toprakta yaşayan bitki ve diğer canlıların proteini, yani yaşamın yapı taşı olan azot gibi besin maddelerini yeterince alamamaları ile sonuçlanır. (Toprakta organik madde ile azot miktarı öylesine eşgüdümlüdür ki, azot analizi pahalı olduğu için bir çok laboratuvar en önemli bitki besin maddesi olmasına rağmen azot analizi yapmaz ve topraktaki azot oranı, topraktaki organik madde miktarından tahmin edilir)  Organik maddesi azalan toprağın aslında canı azalmıştır. Toprakta organik madde ne kadar çok ise, toprak o kadar canlıdır.

Konumuza dönersek işte toprağa su verme, çapalama-havalandırma, hayvan gübresi atmak gibi tarımsal işlemlerin aslında hepsinin temel sebebi;  toprağı doğal değerlerine yaklaştırmaktır.

Burada benim çocukluğumdan beri kendime sorup durduğum ve cevabını ancak yıllar sonra öğrenebildiğim bir soru karşımıza çıkıyor:

Neden su vermediğimiz, çapalamadığımız, ilaçlamadığımız, hibrit tohumdan yetiştirmediğimiz ve hayvan gübresi vermediğimiz halde  doğadaki bitkiler en sağlıklı bitkiler olup en lezzetli meyveleri üretiyor da tarımsal üretim yaparken sürekli pahalı tohum satın almak, bitkileri sulamak, diplerini çapalamak, zararlılara karşı ilaçlamak ve gübrelemek zorundayız?

Gelin bu soruyu, doğadaki işleyişi irdeleyerek madde madde cevaplayalım:

Su:

Doğada mera ve doğal ormanlardaki topraklar ekolojik sistemler gereği uygun oranlarda hava, su, organik madde içerir. Bu içerikteki su, hava ve organik maddeden yararlanabilecek doğal bitki tohumları, iklim koşulları da uygunsa çimlenir. Bazı bitkiler birbirini destekleyici sistemler ile zamanla çok çeşitli bitki toplulukları olan doğal bir örtü oluşur. Gereğinden fazla bitki, yaşam imkanı bulamaz.

Organik madde:

Yine burada oluşan bitki örtüsü, çeşitli yaban hayvanları tarafından gıda, barınak ve ilaç amaçlı kullanılır. Bu arada hayvanlar gübrelerini toprağa bırakırlar. Ayrıca bazı bitkiler veya bitkilerin bazı kısımları hayvanlar tarafından tüketilmez ve bunlar ölünce toprağa düşer, çürürler. Tüm bu koşullar altında keyiflenen küçüklü büyüklü toprak canlıları toprağı daha bereketli hale getiren birçok faaliyet gerçekleştirirler. Ve toprak organik maddece zenginleşir.

Hava:

Toprağa, doğal sebeplerle sürekli kum, taş, çalı, kemik gibi maddeler eklenir. Ayrıca yeterli organik madde, su ve hava toprakta büyüklü küçüklü canlıların sürekli faaliyette bulunmasını, galeriler açmasını sağlar. Bu şekilde toprak sürekli havalanır.

Dikkat ederseniz doğal alanlarda, toprak açık açık görünür değildir. Toprağın üzeri mutlaka bir bitki örtüsü, o olmasa su veya kaya, kar, buz ve bunun gibi bir şey ile kaplıdır. Etrafta kahverengi toprak parçası görüntüsü yoktur. Eğer bir yerde toprak açık açık görünüyorsa, bilin ki orada bir sorun vardır. Ya o bölgede insan faaliyeti olmuştur ya da yoğun hayvan göçü, aşırı iklim koşulları, yangın, sel gibi bir olay gerçekleşmiştir ve orada canlılık yukarıda bahsettiğimiz doğal sistem kırılmaya başladığı için yok olmaya başlar. Belki de bu sebeple Amerikan yerlileri toprağı mahrem olarak görürler ve asla toprağı eşelemezler. "Toprak bizim anamızdır, namusumuzdur" derler.

Bu durum bize tarımda malçlama gibi doğayı taklit eden işlemlerin önemini göstermek açısından çok önemlidir. Oysa malçlamayı tarım sektöründe neredeyse kimse önemsemez, uygulamaz ve büyük oranda ne olduğunu da bilmez. Çünkü günümüzde tarımsal üretim, ilkokulda öğretilen dört işlem problemleri gibi şaşmaz formüllerle yapılmaktadır. Ve malçlama yapılırsa tarımsal üreticilere mal satarak geçinen birçok kişi ve kurum ekonomik zarara uğrayacaktır. Günümüz koşullarında iyi-doğru olan iş önemsiz; para kazandıran-karlı iş önemli ve değerlidir. Uzun dönemde tarımsal üreticinin de, tüketicinin de kazanacağını kimse düşünmek istemez çünkü tarımsal üreticiye bilgi ve üretim maddesi sağlayan herkeste maalesef "benden sonra tufan" düşüncesi hakimdir. Bilinçli ya da bilinçsiz olarak tarımsal üreticiye birçok ürün satılır ve felaket senaryoları ile kullanması gerekliliği şart koşulur. Alternatifler, bir ürün satın almayı gerektirmeyen çiftlikte yapılabilecek basit ama verimli yerel çözümler kötülenir. En iyisi A firmasının ürettiği mucize xxx ürünüdür ve verim-bereket bu ürün olmadan olamayacaktır.

Önce toprağı sürersin, sonra yabancı hibrit tohumu atarsın, ardından sularsın. İlacını, gübresini atar ve hasat edersin. Bu böyle gelmiş, böyle gider. Sonunda çiftçi tası tarağı satıp yoksulluk içinde şehre göçecekmiş, kimin umurunda?

İşlemesiz Tarım ve Malçlama

(Malçlama: Toprakta bitkisel üretimi teşvik etmek amacı ile toprağın ısı, nem yalıtımına destek olmak; üretken toprağın doğadaki yapısını kopyalamak; yağmur ve rüzgar erozyonunu önlemek amaçlı toprak yüzeyinin organik veya inorganik maddelerle kaplanması (Erzincanlı H. O., 2010).)

Malçlama yapılırsa toprak doğadaki gibi açık açık görülmez. Ve bu durum orada her şeyin yolunda gittiğinin, doğal döngülerin iyi çalıştığının işaretidir.

İnsanlık olarak düşünmeden, ezbere yaşıyoruz. İnsan olmanın nasıl bir şey olduğunu unutuyoruz. Gelin, insanların tarımsal üretime nasıl başladıkları konusunda biraz akıl yürütelim:

Bundan binlerce yıl önce idi..

  • İnsanlar bazı bitkilerin daha besleyici ve lezzetli olduğunu ya da giyim gibi başka işler için kullanışlı olduğunu keşfetti.

  • Kendi kendine yetiştiği bölgelerde insanlar, bunlardan faydalandı.

  • Bir süre sonra doğal ortamında yetişen tüm bitkiler paylaşıldı ve sahip olan ve olmayan arasında çatışmalar çıkmaya başladı.

  • Ve bazı insanlar bu bitkilerin faydalı olanlarını kendi yerleşim bölgeleri yakınlarına ekmeyi-dikmeyi denedi. Bu amaçla bitkinin doğal ortamındaki koşulları sağlamaya çalıştı.

Ve tarım doğdu..

Yalnız ilginçtir insan faaliyeti olan yerde toprak; insanlar, hayvanlar ve makineler tarafından ezilerek sıkıştırılır. Bu sıkışmayı açmak için toprak sürülmeli ve zaman zaman su ile yumuşatılmalıdır. Aksi halde havasız kalan bitkiler ölürler. Tam da bu noktada belirtmem gerekir ki aslında tarımda en büyük teknik-sistematik sorunlardan biri toprak sıkışmasıdır. Neden mi? Bir resim bin kelimeye bedeldir. Buyurun şu fotoğrafı inceleyin:

Şekil 2. Toprak sıkışmasının üç farklı toprak yoğunluğunda köklere ve fidelere etkisi: az sıkışma, 0.7 g/cm3; orta sıkışma, 1.1 g/cm3; yoğun sıkışma, 1.6 g/cm3. (Al-Kaisi, M., Nelson S., 2006)2

İşte bin yıllar önce tarımsal üretimi başlatan insanlar, toprakta havanın önemini bu kerte bilmiyorlardı. Zaten bilmek zorunda da değildiler. 2 yıl bir yerde, 3 yıl bir yerde tarımsal üretim yapabilirler; araziyi istediklerince nadasa bırakabilirlerdi. Yer bol, topraklar sahipsizdi. Bu sebeple doğanın kendisini malçlama gibi bir yöntemle birebir taklit edip üretim yapılan araziyi sürdürülebilir kılmak yerine; doğal mera,  ormanlarda veya yoğun nadaslı yerlerde tarımsal üretim başlatabilmek amaçlı toprağı sürdüler ve sonrasında, özellikle Nil nehri kenarında doğal olarak sulanan bitkilerin ne kadar verimli olduğunu görüp sulama yaptılar. Su yetmeyince gübrenin önemini anlayıp hayvan gübresi verdiler. O yetmez gibi görününce suni gübreler üretip verdiler. Hızlı büyüyüp hastalanan bitkilere de çeşitli kimyasallar attılar. O da yetmeyince hibrit ve GDO' lu tohumlarla yapay canlılar yarattılar. En sonunda da neyi neden yaptıklarını unutup bu kısır yok oluş döngüsünden çıkamadılar.

Bugün geldiğimiz noktada insanlar, dünyadaki hemen hemen tüm alanları sahiplendi. Tarımsal üreticinin 2 yıl orda, 3 yıl başka yerde üretim yapmak, hatta toprağı uzun uzun nadasa bırakmak imkanı kalmadı ve aynı alanda devamlı tarım yapılmak zorunda kalındı. Bu arada bin yıllar önceki alışkanlığın sebebi araştırılmadan sorunlara kolaycı çözümler bulunuyordu. Ve böylece tarımsal üretime sulama, gübreleme, ilaçlama, hibrit ve GDO tohum gibi hiç olmaması gereken kavramlar, hammaddeler girdi. Üstüne üstlük bu büyük başarısızlık "yeşil devrim" adında sahte bir marka ile satıldı ve insanlığın ancak böyle beslenebileceği yalanına herkes inanmak zorunda kaldı.

Günümüzde bu tarımsal işlemler öyle bir hal aldı ki bugün ben nasıl tarım yapılacağını soranlara "işlemesiz tarım, malçlama, gübresiz, ilaçsız, geleneksel tohumlu üretim" önerdiğim zaman; önce şaşırıp, sonra sanırım içlerinden: "Hadi canım, öyle tarım mı olur? Bu da bilir görünüyor ama bir şey bilmiyormuş" diyorlar.

Tarım Nasıl Olur?

Tarımsal üretimin ana felsefesinde "doğayı gözlemlemek ve kopyalamak" en önemli unsurdur.

Gelin görün ki tarımsal üretim konusunda atalarımızın yaptıklarını unuttuk. "Yarın köşedeki ağaca ne yapsam?" diye düşünerek yatıp, çözüm bulunca sabahı zor etmenin ne olduğunu tarımcılarımız artık unutuyor. Tarımcımız, tarımın özü olan "sorunu yerinde ve insan aklıyla doğal yollarla çözmek" konusunda mesai harcamıyor, kolaya kaçıyor.

Oysa tarım bu felsefe ile başladı ve bu sağlam temel sayesinde günümüzde 7 milyar insanı besler hale gelebildi.

Eğer ezberden tarım yapar; sıkışmaya karşı traktörle sürme, böceğe karşı kimyasal zehir püskürtme, verim için suni gübre uygulama ile her sorunda dışarıdan satın almalı en kolay yolu seçmeye devam eder isek; korkarım sonunda toprak bize fena küsecek!

Sonsöz

Her zamanki gibi sorun tespitini yaptıktan sonra olası bulduğum mikro ve makro çözüm önerilerimi sunuyorum:

1- Toprak işleme: Bitkisel üretim alanının üzerinde toprak sıkışmasına yol açan, özellikle makine trafiğini azaltmalı (veya sadece sıkışmayı önleyici yapıdaki makinelerle iş görmeli)  ve topraktaki hava miktarını % 25 civarında tutmaya çalışmalıyız. Bakınız, topraktaki hava miktarını aşağıdaki alet ile ölçebiliriz:

Şekil 3. Toprak sıkışması ölçer (Soil Compaction Meter)

2- Suni gübreleme: Suni gübre atmak yerine toprak organik madde oranının % 5 düzeyinde tutacak malçlama, anız bırakma, budakları toprakta bırakma, talaş serpme ve düşünerek çeşitlendirilebilecek yöremizdeki imkanları değerlendirecek işlemler yapmalıyız. Topraktaki organik madde miktarı en basit bir toprak analizi ile ölçülebilir.

3- İlaçlama: Tarımsal üretimde hastalık ve zararlıların üretime zarar vermesinin ana sebebi büyük alanlarda monokültür (tek tip bitkili) tarım yapılması ve mevcut hastalık ve zararlıların düşmanlarının bölgede barınmasına izin verilmemesidir. Eğer bir ovada çok çeşitli ağaçlar, bitkiler yoğun olarak bulunursa ve hiç ilaçlama yapılmazsa; doğal denge içerisinde o ovada hastalık ve zararlılar tarımsal üretime önemli zarar veremezler.

Bunun yanında bugünkü gibi yoğun monokültür tarım yapılan alanlarda bile bitkiler hastalandığında hemen ilaçlamanın ilk akla gelen uygulama olması fevkalade yanlıştır. Eğer yapılacaksa bitki koruma uygulamaları (ilaçlama bile yapılacak olsa), aşağıda resimde görülen "entegre mücadele" felsefesine uygun yürütülmek zorundadır.

Şekil 4. Entegre mücadele sistemine göre bitki hastalık ve zararlıları ile mücadele

Şekilden anlaşılacağı üzere bitkiler için bir hastalık riski var ise öncelikle kültürel mücadele (budama, sulama vs.); o yetmezse veya ek olarak fiziksel mekaniksel önlemler (zararlı böcekleri toplama vs.); o yetmezse veya ek olarak biyolojik mücadele (zararlı böcekleri yiyen canlılar salma);o yetmezse veya ek olarak biyoteknik mücadele (böcekleri hasta eden mikroplar salma) gibi mücadele imkanları sonuna kadar araştırılmadan, daha ilk başta "en kolayı ve garantisi ilaçtır başkasını uygulamak hem zor, hem pahalı" diyerek doğadaki her şeyin üzerine anında zehir boşaltırsak; tarım değil katliam yapmış oluruz! Çünkü ilaçlama ile bölgedeki amaçladığımız zararlı yanında bir çok canlı ölür, birçoğu ciddi zarar görür ve bir çoğu de göç eder. Etkilenmeyen veya zehre bağışıklık kazanan canlılar da bölgeyi istila eder. Sonuçta sebep olduğumuz yıkım, arazide yaşayan doğal ortamı yok eder. En üzücü olanı da okumuşumuzun da cahilimizin de genel olarak tarımsal ilaçlamayı hijyenik, temizlik yapmak gibi sağlıklı, verim arttırıcı iyi bir şey sanmasıdır.

4- Sulama: Eğer yeterli organik madde varsa ve havalanma yeterli ise, toprağın su tutma kapasitesi artar. Bitkilerin ihtiyaç duyduğu su da doğal yağışlardan, taban-yüzey akışlarından, havadaki nemden gelir. Eğer yöreye uygun geleneksel hatta endemik bitki tohumluğu kullanırsak, sulama ihtiyacı olmaz. Dünyada çeltik (pirinç) üretimini bile yapay sulama olmadan gerçekleştiren tarımcılar vardır. (Bunu yapan kişi usta Japon tarımcı Masanobu Fukuoka' dır. Detay bilgi için "Ekin Sapı Devrimi Doğal Tarıma ve Doğal Hayata Giriş" adlı kitabını okumanızı öneririm. Görüldüğü gibi doğal çözüm için mesai harcayan tarımcı, mutlaka başarılı oluyor.)

5- Hibrit ve GDO' lu Tohum (Yerel olmayan, laboratuvar destekli yoğun ıslahla elde edilmiş tohum): Bir tohum, eğer bu tohumun ataları olan canlılar kuşaklar boyu o bölgede üremiş ve çevre koşullarına adapte olmuşsa, iyidir. Aksi halde tüm dünyada geçerli bir "iyi tohum, iyi bitki, iyi hayvan" yoktur. Eğer tüm dünyada geçerli ve sadece yalıtılmış bir ortamda birim alanda en yüksek verimi veren bitkiler yetiştirmeyi seçerseniz; sürekli sulamak, ilaçlamak, gübrelemek ve çapalamak zorunda kalırsınız. Yıllardır sizin bölgenize özgü olan geleneksel bir bitki yetiştirir ve doğal yasalara uyarsanız, bunların hiçbirine ihtiyacınız olmaz.

Hayvanda da benzerdir. Süper verimli "siyah-beyaz alaca" (holştayn) inek sürünüz var ise şap hastalığından korkun. Hayvanlarınız hastalanırsa çok zor atlatırlar. Veteriner müdahalesi olmazsa hepsi ölür. Müdahale de etseniz, hastalık sürüye girmişse iş zordur. O sebeple sürekli hastalıktan koruyucu tedbirler almak, aşılama, ilaçlama gibi çeşitli masraf yapmak ve endişe etmek zorunda kalırsınız. Oysa sürünüz bu topraklara özgü "yerli kara" ırkı sığırlardan oluşuyorsa, hastalık sürüye girdiğinde zor fark edilir. Bir iki burun çekerler ve o kadar, hafif bir nezle gibi atlatırlar. "Yerli kara" hayvan sürüleri olan insanlar, şapın bir hastalık olduğunu bile bilmezler.

İşte verim, işte iyi bitki, iyi tohum, iyi hayvan böyle bir şey...

Bir yanda verimli koca sürü tamamen yok olabilir ya da korumak için bir çok masraf edilir; bir yanda düşük verimli hayvanlar da olsa bu konuda önlem bile almak gerekmez.

Sonuçta hangi sürüde toplam karlılık daha fazladır, bunu da ekonomi uzmanları hesaplayıversin. Ve lütfen hesabın içine hastalık durumunda üreticinin çektiği sıkıntı ve tüm sürü ölünce oluşan üzüntü masrafını da eklesin.

Ve bitkisel üretimden benzer bir örnek: Milas' ın tepeleri hep yabani zeytinliktir. Bu ağaçlar yüz yıllardır bölgeye uyum sağlamış bir genetik yapıya sahiptirler. Buralara hiçbir tarımsal bir işlem yapılmaz. İki yılda bir insanlar zeytinleri toplar, yağını sıktırıp satarlar. Başka bir şey yapmalarına gerek kalmaz. Eğer hasadı dallara vurarak değil elle ya da ağaca zarar vermeyecek bir yöntemle yapsalar; tüm bölgedeki tek tip bitki (zeytin) yerine doğal yapıya özgü bitki çeşitliliğini sağlasalar ve toprağın taş, yaprak, çalı ile malçlanmasına izin ve imkan verseler; verim çok daha fazla artar.

Bunun yanı sıra bölgedeki düzlüklerde İtalya' larda, Amerika' larda ıslah edilmiş en yakışıklı zeytin ağaçları, yıl boyu bin bir işlem görerek sonunda ürün vermektedir.

Miktara bakarsanız bu muhallebi çocuğu besili zeytinler sorunsuz zamanlarda 3-5 kat kadar daha verimlidir. Ancak tüm şartları değerlendirdiğinizde (sarf edilen işgücü, doğaya zarar verme katsayısı, üretilen ürünün nefaseti ve besin değeri, üreticinin yaşadığı zorluklar, yapılan yatırımı geri alma hırsı) emin olunuz ki yaban zeytinler çok üstün durumdadır.

Değerli dostlar;

Tarımsal üretim; yoğun ilaç, gübre, sürme/çapalama, sulama işlemleri ile birlikte "doğaya rağmen" yapılmak zorunda değildir. Tüm dünyanın ortaklaşa yapacağı yasal düzenlemeler ve akılcı eylem planları ile tarım, tüm dünyada işsizlik sorununu çözerek; dünyadaki tüm canlılar için mevcut insan nüfusu şartlarında olabildiğince azami mutluluğu sağlayacak yapıda sağlıklı ve doğa dostu şekilde yapılabilir.

Tüm bunları neden mi yazdım?

Mecburdum.

Lakin bir Fransız atasözü der ki, "Temiz bir vicdan kadar yumuşak hiçbir yastık yoktur."

Sevgi ve saygılarımla,
Hakan Ozan Erzincanlı

Kaynaklar

1 Kirişci, V. 1999a. Toprak İşleme Mekanizasyonu Ders Notları (Yayınlanmamış). Çukurova Üniversitesi, Ziraat Fakültesi, Tarım Makinaları Bölümü, Balcalı, Adana.

2 Al-Kaisi, M. 2006. Field soil variability and its impact on crop stand uniformity. Integrated Crop Management 16:183-184.
 

Bu makalenin orijinali www.tarimsal.com adresinde yayınlanmaktadır. Makaleyi, kaynak ve yazar belirtmek şartı ile istediğiniz yayın organında sınırsız olarak yayınlayabilirsiniz.
 

Okuyanların katkı ve yorumları:

1- Sayın Enver Süzgün,10 Nisan 2010, tartes e-posta grubu

                        AYRIK OTU İLE KOKARAĞAÇ
   Ayrıkotunu severim. Kanaatkarlığı için, toprak anaya sımsıkı sarıldığı için. Onu özveri ile koruduğu, hiç geri adım atmadığı, hayatından hiç şikayetci olmadığı için.
   Kokarağaca saygı duyarım. Koskoca binaların arasından fışkırıp, onlarla yarıştığı, çocukların dalını kırıp yaprağını sıyırmasına aldırmadığı, araç tamponlarıyla berelenmesini, her gün ekmek kamyonetinin gelip kapısıyla çarpmasını, dibinde kireç söndürülmesini tınmadan, gözünü gökyüzüne dikip "işine baktığı" için.
   Ayrık otu ile kokarağaç güzeldir. Latince söylenişleri de pek hoştur: Sinedon Daktilon ve Aylantus.
   Onları "arsız" olarak niteleyenleri sevmem. Kanaatkar demeliyiz.
   Aynı başlıkla bir sohbet yazısı yazmıştım vaktiyle. O ara ilçede çalışıyordum. İldeki yayın kurulu yazımı "redakte" ederek başlığını bile değiştirmişti. Ayıp olmasın diye "Güller ve Çimen" yapmışlardı sağ olsunlar. Yine de kent bitkilerinin ekolojik sorunlarını işleyebilmiştim Tarım Müdürlüğü Dergisinde.
   50 yıl, 100 yıl süre ile bir kentin insanları uzaklaştırılsa, kent kendi haline bırakılsa... diyorum, milyonluk kentte neler olur acaba?
   Kokarağaç binaların arasından, arsadan, çöplükten başını uzatır, çevreye -muzaffer değil- barişcı gözlerle bakar. Ayrıkotu parklardan kaldırımlara, refüfüjden yollara sürünerek ilerler ve perçem perçem sarar her yeri. Herşey eskisi gibi olur mu bilmem ama bu gücün varlığına inanırım.
   Şu insan türü, güç bende nasılsa deyip canlı-cansız herşeyi yıkma, hükmetme doyumuna sınır çizebilecek mi, doğal kaynakları çılgınca sömürmekten -çok geç olmadan - vazgeçebilecek mi bilmiyorum.
   Tarımcı olarak 40 yıldır araştırma sonuçları dinliyoruz, okuyoruz: "Verim denemesi sonuçları"... Dekardan 1 kg. daha fazla için çamurdan barajlar yapıyoruz. Tek hedef kantite.
   Populasyon, tip, yerli çeşit, standart çeşit derken... F1 ve GDO!
   Hedefte hep kantite var, dekara verim var.
   Ne oluyor?
   İnsanların karnını doyurmaya çalışıyoruz.
   7 milyar insana yetecek üretimi gerçekleştirmek elbette çok yüce bir ülkü.
   Dünya nüfusu 10 milyara, 20 milyara, 50 milyara doğru yol alırsa ne olacak?
   Yetecek üretimi gerçekleştirmek daha da yüce bir amaç olur herhalde...
   Çamurdan baraj kösmezse.
   Bunları düşündürttü yazınız sayın Erzurumlu. Nüfusumuzun %70 inin kırsal kesimde yaşadığı, doyduğu yıllardı bu mesleğin okuluna başladığımız yıllar. Biraz daha geri gitsek sözünü ettiğiniz tarımsal üretim tekniklerini görürüz zaten. Anımsayanlar vardır.
   Her yönden güzel yazlarınız için, kutluyor, teşekkür ediyor ve sürmesini diliyorum.
  
   Enver Süzgün
 

 

 

anasayfa