10.05.2010

Aç Kalmamak İçin 3. Çocuğa da, 3. Köprüye de Hayır

Et İthalatı ve Et Sorunu

Türkiye et ithal ediyor.

Genel olarak herkes, yürütülen yanlış tarım politikaları, spekülasyon yapan tüccarlar ve bilinçsiz hayvancılık yüzünden bu et ithalatının yapıldığını düşünüyor. Bunlar elbette az ya da çok Türkiye' nin et ithal etmesini gerektirecek sebepler ancak yepyeni şeyler değil ve bunlar aslında Türkiye' nin et ithal etmesinin gerçek nedeni de değiller. Türkiye' nin et ithal edecek kadar et sıkıntısına düşmesinin görünenden çok daha derin sebepleri var. Gelin irdeleyelim:

(Öncelikle belirteyim ki ben burada hiç bir tezimi Türkiye' deki hayvan sayısının artması ya da azalması üzerine kurmayacağım. Çünkü özellikle ülkedeki hayvan sayılarına ilişkin 5 yıldan eski verilerin nasıl elde edildiğini bilen herkes, o sayıların gerçekçi olmadığını çok iyi bilir. Bu sebeple "hayvan sayısı şu idi bu oldu, sorun da şundan böyle oldu" demek sadece masa başında fikir yürütmek ve gerçeklerden uzak kalmak ve sonucunda da asıl soruna parmak basamamak ve çözüm üretememekten başka bir şeye yol açmaz.)

Eskiden Beri Var Olan Sebepler

(Türkiye' de et üretimi ve et fiyatlarındaki yükselmenin ardında eskiden beri var olan sebepler)

1- Yanlış Tarım Politikaları ve Bilinçsiz Hayvancılık

Sadece Türkiye özelinde değil, dünya çapında tarım ve tarımsal üretim devlet eli ile yönetilemeyen bir sektör. Tarım sektörünün etkin şekilde yönetilebilmesi için:

  • Çok uzun dönemli büyük çalışmalar gerektiren planlamalar yapmak
  • Ülkenin, hatta dünyanın her yerinden sürekli doğru şekilde gelen bilgileri etkin değerlendirilmek
  • Paydaşları soruna dahil ederek çözüm aramak
  • Bulunan çözümleri zorlamacı değil de teşvik edici şekilde uygulamak
  • Üreticilerin kooperatifler halinde örgütlenmesini, Türkiye' de olduğu gibi yasaklamak bir kenara, ilk ve en önemli hedef olarak belirlemek
  • Devlet çiftliklerinden kamyon kamyon peynirleri meclise peşkeş çekmemek
  • Politik ve kişisel çıkarlardan önce, ülke ve dünya çıkarlarını gözetmek

gibi insanlık için zor, bizler içinse çok çok zor şeyler yapmak gerekiyor. Bunun hayalini kurmayalım. Maalesef bizim asla doğru tarım politikalarımız, doğru yönetilen bir tarımsal üretimimiz ve bilinçli şekilde yapılabilen hayvancılığımız olamayacak.

Hayvancılığı bu hale biz getirdik.
 

2- Çayır-Mera Kapasiteleri Düşük

Türkiye' de mevcut çayır-meraların kapasiteleri düşüktür. Bunun bir sebebi yağışlar olmakla beraber bana kalırsa bir sebebi de yüzyıllardır bolca savaşların olduğu topraklarda, tüm ekolojik dengelerin bozulmuş olmasıdır.

Önce ormanlar kesilerek iyi ihtimalle verimli otlaklara dönüşmüş; ardından bu otlaklar yine savaşlar, aşırı otlatma ve sonunda aşırı kentleşme ile bozularak çölleşmeye başlamıştır. Eskiden Anadolu bugünkünden çok farklı idi. Derler ki Yavuz Sultan Selim zamanında ordu Mısır seferine giderken, Anadolu’daki ormanların yoğunluğundan dolayı çok yavaşlamış. Olabilecek en makul çözüm olarak yol açmak üzere ‘Baltacılar Birliği’ kurulmuş. Bu birlik çok kolay olmasa da ordunun daha hızlı ilerlemesini sağlamış. Çok değil 500 yıl kadar önce Anadolu ekolojik açıdan fevkalade zengin, ormanlarla dolu bir cennetmiş. Evliya Çelebi, Karadeniz’den ağaca çıkan bir sincabın daldan dala Akdeniz’e kadar hiç yere inmeden gittiğini yazar. Oysa şimdi Karadeniz' den ağaca çıkan sincap, İç Anadolu' nun çorak tepelerine doğru, atalarının şansına gıpta ederek bakar ancak...

Anadolu' yu bu hale biz getirdik


3- Domuz Eti Tüketilmiyor

İnsanlarımızın bir çoğu ne hikmetse bir çok günahı kolayca işler. Mesela içki içer, zina yapar, yalan söyler günah olmaz da; söz konusu domuz eti olduğunda suratlar kızarır, eller titremeye başlar ve birden en mümin Müslüman kişi olunur.

Kimse dile getiremiyor olsa da Türkiye' de domuz eti tüketilmemesi, dünyanın diğer ülkelerine göre et sıkıntısı çekilmesinin, et fiyatlarının kırılgan olmasının ve bir çok atığın değerlendirilememesinin önemli sebeplerinden biridir.

İşin komiği at eti tüketimi de çok kötü, felaket bir durum olarak gösteriliyor medyada. Oysa at eti halen dünyanın bir çok ülkesinde diğer etlere göre çok daha pahalıdır ve talep görür.

Tavşan eti de Alevi inancına göre yasak biliyor muydunuz? O sebeple ülkemizde tavşan da yetiştirilip, satılmaz.

Açıkçası bana sorsanız keşke hiç bir hayvan kesilmesin ve hepimiz ot obur olalım. Ancak "inek, sığır, koyun iyidir de domuz, tavşan ve at kötüdür. Yenmez!" mantığını hiç anlamıyorum. Herkes yiyor hiçbir şey olmuyor ancak bize yasak.

Doğada canlılar gıda kaynaklarını ne kadar çok çeşitlendirebilirlerse, hayatta kalma ve genetik yapılarını gelecek kuşaklara aktarma kabiliyetlerini o oranda arttırırlar. Her şeyi yiyen yapısı ile insanoğlu bu açıdan gıda kaynakları en çeşitli, en çok farklı şey yiyebilen canlılardan biridir.

Gelin görün ki yukarıda anlattığım bu sakat mantık ve bilinçsizlik içerisinde birbirimizi sürekli daha da korkutup daha da bilinçsiz hale getirmemiz yüzünden de artıyor et fiyatları.

Önerim et yemeği tamamen bırakalım. Böylece sırf bizim (aslında olmasa belki daha sağlıklı yaşayacağımız) vahşi et talebimiz yüzünden  küresel ısınmaya bunca olumsuz etki eden, çevreyi kirleten, hayvanların büyük işkenceler içinde yaşatılıp yine vahşetle öldürülerek sofralarımıza getirildiği hayvan yetiştiriciliği faaliyetlerine son vermiş oluruz. Böylece yüksek fiyatları yüzünden her istediğimizde elde edemediğimiz bu gıda ürünü sebebi ile de mutsuz olmayız. Böylece sadece domuz yemiyor olduğumuz için kaçındığımız günahlardan, gerçekten kaçınmış olabiliriz. Et tüketimi belki sadece çok özel günlerde, çok özel şartlarda dini bir vecibe gibi gerçekleştirilmelidir ve asla insan sağlığı için çok gerekli ve olmazsa olmaz değildir. Ayrıca ben hiç bir dinin bugünkü katliam düzeyinde hayvan öldürülüp tüketilmesini desteliyor olduğuna inanmıyorum.


4- Spekülasyon Yapan Tüccarlar

Türkiye' de ticaret,

  • Destek olmak yerine her daim köstek olan yönetimler ve vergi politikaları
  • Geleneksel lonca teşkilatı ve tüccarlar arasında bu topraklardaki en önemli etik kuralları belirleyen Ahilik geleneğinin yok edilip üzerine kum serpilmesi

sebebi ile bu haldedir. Ve tüccarlar bildikleri, öğrendikleri gibi ticaret yapmaktadırlar. Rüzgar eken, fırtına biçer. Mevcut ticari yapının çarklarının içinde az veya çok hepimiz varız.

Ticareti bu hale biz getirdik.


Yeni Gelişen Sebepler

(Türkiye' de et üretimi ve et fiyatlarındaki yükselmenin ardındaki yeni gelişmeler kaynaklı sebepler)

1- Gıda ve Yem Üretimi Petrol ve Teknolojiye Bağımlı

Yemlik tohum için ıslah edenlere ücret ödenmek zorunda ve bu ücretler geleneksel tohumlar yok oldukça daha zaruri bir hale geliyor. Hele GDO veya hibrit olan bazı tohumlar, fidanlar, hayvanlar vb. geni patent altına alınmış canlılarda, DNA' sını kullandığınız canlı için, satış geliriniz  üzerinden yüzde olarak belirli bir ücret ödemek zorunda kalabiliyorsunuz. Nasıl mı? Örneğin ben sizin patentlenmiş x çeşitli tohumunuzu belli bir ücret karşılığı kullandım.Çeşidi geliştiren ve patent almış olan ıslahçı kişi veya kurum sizin satış gelirlerinizden siz o işi yaptığınız sürece yüzde pay alıyor.

  • Topraklarda nadas uygulamaları, tarıma kapatılan topraklar sebebi ile azaldıkça,
  • Hayvan gübresine ulaşım zorlaşıp, bitki besleme ile ilgili sorunları çiftçi sadece suni gübreler ile çözmek zorunda kaldıkça
  • Kimyasala bağımlı hale gelmiş toprağı ile üretici her sene bir öncekinden daha çok suni gübre ve ilaç atmak atmak zorunda kaldıkça

gıda ve yem üretimi pahalılaşacaktır. Çünkü hayvansal üretimde giderlerin yaklaşık % 60-70' i yem giderleridir ve eski bir tarım bakanının söylediği gibi et meselesi, ot meselesidir. Ot meselesi de bitkisel üretim ve bugünkü hali ile suni gübre meselesine dönüşmüştür ve özellikle azotlu gübre üretimi tamamen petrole bağımlıdır. Ve zaten aslında hiç kullanmamamız gereken petrol artık bitmektedir.

Durumun vahametini gösteren bir oran vermek istiyorum: 1930'lu yıllarda bir varil petrol tutarında enerji harcanarak 100 varil petrol çıkartılabilmekte idi. 1'e 100 olan bu oran 1990'larda 1'e 36; 2006 yılında ise 1'e 19 olmuştur. (Kaynak: http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?YZR_KOD=6&HBR_KOD=132259) [Erişim: 10.05.2010]

Stratejik önemlerini görmezden gelip tarımsal üretim ile ilgili her şeyi ticaretin ana konusu yaparak

Gıda ve yem fiyatlarının bu hale biz getirdik

2- Çiftçilik Yapan Kırsal Nüfusu Azalıyor

Tarım nüfusu 1927' de genel nüfusun % 75' i kadarken bugün % 25' inden az. Tarım ile uğraşan insanların haklarını gerçek anlamda kimse savunmuyor ve çiftçilik hem hor görülen, hem de yapanın geçinmesini nerede ise imkansız kılan bir iş kolu haline geldi.

Patron olmak isteyen çok da çobanlık yapacak, ineğin önüne ot koyacak, sağımı yapacak kimse ya yok ya da çok mecbur kalanlar genelde 3 kuruşa, sigortasız çalışıyorlar. Zaten daha fazlasına işletmelerin kar etmesi mümkün değil. Hayvancılığı ve tarımı başarılı ülkelerde çiftliklerde patron yoktur. Genelde işin sahibi olan aile çalışır. İşin yoğun olduğu zamanlarda öğrenci vb. dönemsel ucuz işgücünden faydalanmaya çalışırlar.

Ülkemizin tarımında geçmişten gelen ağalık , her nedense sermaye sahibi olup tarımsal yatırım yapan herkesin benimsediği bir kültür oluyor. Belki 50 ya da 20 yıl önce nüfusu yoğun ve işe muhtaç kırsal kesim için işveren herhangi biri çok değerli idi ancak günümüzde işler biraz değişti. Artık kırsalda nitelikli işgücü bulmak eskisi kadar kolay değil. Köylü artık tarımsal üretim yapmak istemiyor.

Çiftçiyi bu hale biz getirdik.

3- Hayvan Irkları  Yanlış Islah Edildi:

İlk bakışta bir ülkede hayvan ırklarının ıslah edilmiş olması, daha verimli ve sağlam bir hayvancılığa tekabül etmeli diye düşünülebilir.

Ancak ülkemizde durum pek böyle değildir. Ülkenin tarımsal yapısına, çayır-mera verimlerine, üretici bilincine uygun olmayan bir çok hayvan ırkı "çok iyi, çok verimli" diye damızlık olarak ithal edilip edilip adapte edilmeye çalışılmıştır. Şu an çoğunluğunun genleri başka coğrafyalar kaynaklı yarı melez, yarı saf bir çok hayvan ırkı ile hayvancılık yapılıyor. Bunlar da aslında Anadolu' ya gerçek anlamda uyumlu olmadıkları için veteriner masrafları çok oluyor ve yem kaynaklarını iyi ve yeterli değerlendiremiyorlar. Hep sorun, hep sorun çıkıyor.

Nedense bu ülkenin yerli kara sığırını, boz ırkını, Doğu Anadolu Kırmızısını ıslah etmedik, edemedik. Onun yerine elin damızlık (adını telaffuz bile edemediğimiz) Holştayn' ını, Simmental' ini getirip ülkeye adapte etmeye çalıştık. Oysa bu arada nedense hayvancılığı gelişkin ülkeler yurtdışından damızlık hayvan getirmek yerine kendi yerel ırklarını geliştirdiler. Bizse hep kolayına kaçtık, hep kendimizi kandırdık, aldandık.

Şimdi de eskiden damızlık olarak alıp ülkemize asla tam olarak adapte edemediğimiz hayvanların, bu sefer damızlık değil tüketimlik olanlarını ithal etmek zorunda kalıyoruz. Ülke içinde onca zorluklarla yaratılan ekonomik değer, yurt dışına akıyor. Geçmişler olsun.

Hayvan ırklarımızı bu hale biz getirdik.

4- Hayvancılık Yanlış Yerde Yapıldı

Güvenlik sorunları ve göç yüzünden Türkiye' de hayvancılığın ağırlığı, olması gereken Doğu Anadolu yerine Trakya' ya yıkılmaya başlandı. Bu konuda http://www.tarimsal.com/makaleler/Yatirimin_yerine_ve_tipine_karar_vermek_buyukbas.htm adresinde bir makale yazmış ve Türkiye' de hayvancılığın temel olarak Doğu Anadolu' da yapılmak zorunda olduğunu derinlemesine sebepleri ile bir sonraki makalemde (http://www.tarimsal.com/makaleler/hayvancilik_nerede_yapilmali.htm) açıklamıştım.

Güvenlik sorunu ve bu sebepli göç, yönetimlerin yanlış ve baskıcı politikaları sebebi ile başladı ve büyüdü.

Hayvancılığı inatla yanlış yerde biz yaptık.

5- Nüfusla Beraber Et İhtiyacı Arttı

Nüfusumuz oldukça hızla artıyor ve nüfus hızla şehirlere göç ediyor. Eskiden köyünde hayvansal gıda ihtiyacını ekonomi dışındaki süreçlerle aracısız gideren yurdum insanı, günümüzde parasını verdiği hayvansal ürünlerin şehirde ayağına getirilmesini talep ediyor. Sözünü ettiğimiz nüfus 1927' dekinin beş katından fazlaya ulaşmış olduğu için artık hayvansal gıdaya ulaşmak o kadar kolay değil.

Biz alabildiğine çoğalacağız ve yine bu bu dünya bizi besleyecek mi sanıyoruz? Çok yanılıyoruz.

Özellikle yoğun insan nüfusunun et ihtiyacını karşılamak eskisine göre çok zor ve önümüzdeki yıllarda büyük ihtimalle imkansız olacak. Bir süre sonra şu an ithal edilen ve görece ucuz etlerin de fiyatı artacak. Sonrasında dünya çapında et fiyatları artacak ve gıda krizi ilk olarak et talebi ile patlayacak. Sebebini aşağıdaki şekil ile açıklayalım:

Şekil1. Birim güneş enerjisinin ekoloji piramidinin farklı düzeylerinde değerlendirilmesi (Kaynak: http://web.sakarya.edu.tr/~saimo/ders-unite06.htm) [Erişim: 10.05.2010]

Görüldüğü gibi güneşten gelen enerjinin % 10' u üreticiler olan bitkiler tarafından besine dönüştürülürken; bizlerin et kaynağı olarak tükettiği sığır, koyun gibi hayvanlar bu bitkileri yiyen birincil tüketicilerdir ve güneşten gelen bu enerjinin % 1' ini değerlendirirler. Sonuçta bu şemaya göre ikincil tüketici olan bizler de bu enerjiyi et olarak tükettiğimizde güneşten gelen enerjinin sadece % 0,1' ini gıda enerjisi olarak almış oluruz. Açıktır ki bitki gibi fotosentez yapamayacağımıza göre bizim için en verimli gıdalar bitkilerdir.

Nüfus arttıkça kişi başına düşen güneş enerjisi miktarı azalacağından kişi başına düşen et miktarı, yukarıdaki şekilde sebebi görüleceği gibi nüfus artışının 100 katı hızla azalır. Hayvan ıslahı, suni gübreli yem üretimi gibi yapay ve sürdürülmez yöntemler sorunun çözümünü sadece geciktirir. Bir dünyanın sağlıklı olarak bakabileceği insan sayısı sınırlıdır. Tüm insanlığın akıllı bir plan dahilinde nüfus planlaması yapması şarttır.

Ülkemizde et fiyatlarının bu halinin temel sebeplerinden biri de sınırsızcasına arttırabileceğimizi sandığımız nüfusumuzdur. Ve hala her çift için en az 3 çocuk taleplerinde diretenler, yanlışlara bilinçsiz bir ısrarla devam etmektedir.

Yanlış nüfus politikalarını biz yürüttük.

5- Otlaklar Azalıyor

Her yere toplu konut, hidroelektrik santral, duble yol yapılıyor. Eskiden tarımsal üretim alanı, otlak, orman olan bir çok alan yok oluyor. Ormanlar tarımsal üretimle alakasız gibi görünseler de aslında çok ama çok alakalıdırlar. Ormanları ve doğal alanları olmayan bir coğrafyanın tarımsal ve hayvansal üretimi çökmeye mahkumdur.

Şimdiden her yeri beton ve asfaltla kapatılmış doğa ciddi sinyaller vermeye başladı. Bu yıl yağan yağmurlar toprağa süzülemediği için büyük sel felaketleri ile karşılaştık. Topraklarımız yağmurdan her geçen gün daha da yalıtılıyor. Yeşil alanlar yok olup, betonlar alabildiğine artıyor.

İstanbul' a 3. bir boğaz köprüsü yapılmasına karar alındı. Her yerde otoyollar genişletilip çoğaltılmaya hızla devam ediliyor. Böylece trafik rahatlayacak ve zaten fazla olmasına rağmen daha da fazla araba üretilebilecek. Sonra yeni köprüler ve yeni daha geniş otoyollar gerekecek. Bunlar birbirini sürekli destekleyerek çoğalacak. Sonunda her yer araba, her yer otoyol olacak. Bırakın hayvanlar için otlak alanlarını, gıda üretimi için tarla zor bulunacak. Etrafımız tamamen egzoz dumanı olduğu gibi her birimizin ailesinde de bugünkünden bile katlarca fazla trafik şehidi olacak.

Güzel ülkemizi bu yeşilliksiz hale biz getirdik

Et Fiyatlarının Artmasını Önlemek İçin Yapılması Gerekenler:

1- Et tüketimini sınırlandıralım: Hayvansal üretim günümüzde maalesef duygusuzca, hayvanlara bir canlı değil sadece ve sadece bir mal, ekonomik değer olarak bakılarak sadece para kazanmak amaçlı yapılmaktadır. Oysa burada söz konusu olan canlıdır. Her canlı özel, kutsal ve değerlidir ve aslında bir canlı asla, onunla beslenecek kişinin bu ete mutlak ihtiyacı yoksa öldürülmemelidir. Et tüketimimizi sınırlandırmak ve hatta mümkünse hiç et tüketmemek, bizi bu vebalden uzak tutacaktır.

2- Gıda ve Yem Üretiminde Petrole Bağımlılığımızı Bitirelim: Bu amaçla tüm tarımsal üretimi tamamen ekolojik ve kalıcı tarım prensipleri ile yapılır hale getirerek doğayı sömüren değil, güçlendiren bir sistem oluşturalım. Böylece makine kullanımı da kendiliğinden azalacak, zamanla büyük çiftlikler yerine her aileye makinesiz işlenebilecek alanlar kalacak, şehre göç etmiş aileler zamanla köylerine dönecek ve işsizlik sorunu büyük oranda çözülecektir.

3- Yerel Hayvan Irklarımızla Hayvancılık Yapalım: Bu konu hayvancılık ile uğraşan tüm uzmanlar için uzak bir hayal gibidir. Nedense tüm gelişmiş ülkeler kendi yerel ırklarını ıslah ederler ve bize satarlar. Gelin görün ki hayvan ırklarında bu kadar genetik zenginliğe sahip olan bizler yerel ırkları ıslah etmeyi bir türlü beceremeyiz. Güya fakirizdir, güya bunu yapacak kadrolar yoktur. Biz bu akıl ile kafamızı daha çok duvarlara vururuz.

4- Hayvancılığı Doğru Yerde Yapalım: Hayvancılığı öncelikle tam olarak Doğu Anadolu' da yapalım. Eğer burada yapılan hayvancılık yeterli olmuyorsa (ki akılcı davranılırsa başka yerde hayvancılık yapmaya bile gerek olmayabilir) diğer coğrafi bölgelerimize bakalım. Yaptıkları akla ve bilime dayanmayan milletler, ceza çekmeye mahkumdur.

5- Nüfus Planlaması Yapalım: Bir dünyanın bakabileceği insan sayısının sınırlı olmak zorunda olduğunu bilmek zorundayız. Dünyada şu an yaklaşık 7 milyar insan yaşıyor ve sayı sürekli artıyor. Birleşmiş Milletler tahminlerine göre 2050 yılında 10 milyar olunacak. Şu an ortalama bir Amerikalı, ortalama bir gelişmekte olan ülke vatandaşından 50 kat fazla çelik, 56 kat fazla enerji, 170 kat fazla kauçuk kağıt, 5 kat fazla tahıl tüketiyor. Gelişmekte olan bu ülkeler 2050 yılında bugünkü Amerika kadar gelişmiş olursa vay dünyanın haline! Nefes alacak hava kalırsa iyidir...

6- Yeşil Alanlarımızı Koruyalım: Otoyol, köprü, otomobil, sanayi sahası ve yılda dokuz ay boş duran yazlıkları reddedelim. Yeşil alanlar olmadığı sürece hayatımızın da elimizden alındığını görelim. Daha fazla otomobil, daha fazla otoban ve İstanbul' a üçüncü bir köprü insanımızın hayatını kolaylaştırmayacaktır. Tam tersine bir süre sonra daha da içinden çıkılmaz trafik sorunları, doğadan daha uzak bir hayat, daha fazla trafik kazalarında ölen ve yaralanan sevdiklerimiz ve yukarıda anlatmaya çalıştığım şekilde hepsi ile etkileşimli olarak daha az gıda demektir.

Sonsöz

Bugüne kadar hep hata yaptık ve bu hataları aslında doğrudan ya da dolaylı olarak biz yaptık.

Haydi artık doğruları yapalım. Bırakın üçüncü köprüyü yapmayı, bence İstanbul' daki ikinci köprüyü de yaya ve bisiklet köprüsü yapalım.

Gelin geleceğimiz için "Üçüncü çocuğa da, üçüncü köprüye de hayır!" diyelim.

Gelin kendi geleceğimizi kendimiz kurtaralım!

Sevgi ve saygılarımla,
Hakan Ozan Erzincanlı

Not: Dün anneler günü idi. Evime yakın bir yol kenarında bir gelincik (sansar) ailesi yaşıyor. Otoyolu gelip yuva ile ormanın tam ortasına yapmışlar. Bazen oradan geçerken gelincik ailesinin cefakâr annesinin ormandan yuvaya ve yuvadan ormana canı pahasına koşturduğunu görüyorum. Hala yaşıyorsa onun ve doğadaki tüm annelerin geçmiş anneler gününü kutlar; insanlık adına ona ve ailesine çektirdiklerimizden dolayı özür dilerim.

Bu makalenin orijinali www.tarimsal.com adresinde yayınlanmaktadır. Makaleyi, kaynak ve yazar belirtmek şartı ile istediğiniz yayın organında sınırsız olarak yayınlayabilirsiniz.


Yorumlar ve Cevaplar

 
1- Sayın Adnan Semenderoğlu,11 Mayıs 2010

Merhabalar Sayın Erzincanlı

Et fiyatlarının tırmanışı ve maliyet ve satış fiyatlarının dünya fiyatlarının asronomik ölçüde üzerine çıkışı ile ilgili olarak tarımsal nüfusun % 75'lerden %40'lara düşüşünü sebeblerden biri olarak gösteriyorsunuz. ABD ve diğer batı ülkeleri %2 tarım nüfusu ile hem tarım ürünleri hem et olarak kendi milletlerinin ihtiyacını fazlasıyla karşıladığı gibi dünyaya da düşük fiyatta pazarlayabiliyorlar. Orda fakirlerin yemeği et, zenginleri ot (sebze) yiyiyor. Bizde tam tersi. Bence o kadar ümitsiz bir durumda değiliz. Islah edilmesi gereken önce verimsiz üretim biçimimiz. Yemlik bitki tohumunu da dışardan aldığımızı esefle sizden öğrenmiş bulunuyorum. Et üretiminde yem maliyetleri %60-70 düzeyinde olduğuna göre önce şu yem olayını çözmemiz gerekmiyor mu? Et sorunu ot sorunu demişsiniz. Bu lafı çok beğendim. Yem üretiminde ülkesel olarak dışa bağımlılıktan kurtulmamız birinci derecede şart görünüyor (üstelik bu ithal yem tohumları da muhtemelen tek ekimliktir herhalde). İkincisi bir şekilde yem bitkisi ekilen alanların toplam tarım alanlarının 1/3'üne çıkarmamız gerekiyor (çünkü onlarda öyle). Bu yeterli olmadığından Et üretimi yapan işletmeleri iç piyasadaki yem bitkisi bağımlılığından kurtarmamız gerekiyor. Yani yemi ülkemizde üretsek te et üretimi yapan işletmeler şimdiki gibi %60-70 üretim maliyetini bulan yem ihtiyaçları için yem üretici ve satıcılarına mahkum olmamalı. Yani kendi yemlerini kendi üreten et üreticileri oluşturulmak zorunda. Belki böyle bir temel strateji en doğrusu. Bu nasıl olacak, ayrıntılar vs planlamayla ve stratejik teşviklerle ilgili tabi. Sonuçta maliyetler dünya standardına düşmeli, üretim artmalı ve üretici sürümden kazanarak tatmin olmalı, Türk halkı da ihtiyacı olan proteini temin edebilmeli. Sağlıklı bir toplum istiyorsak bu soruna mutlaka çözüm bulunabilmeli. Urfa'da İsrail üretim modelinden esinlenen Koç holdingin örnek bir işletmesi olduğunu duymuştum. Güçlü sermaye desteğine rağmen kendi arazisinde yem üretimi yapıyorlar. Gerekti ölçüde yem bitkisi üretimi için arazi kiralıyorlar.

Saygılarımla

Adnan Semenderoğlu

 
Cevap:

Merhaba sayın Semenderoğlu,

Tarımsal nüfusun % 75’ lerden % 25’ lere (% 40 değil) düşmesini önemli buluyorum. Evet, ABD % 2 tarım nüfusu ile büyük üretim yapıyor. Ancak tarım ve hayvancılığı petrole öyle bağımlı ki petrol ile ilgili ilk sıkıntı baş gösterdiğinde Irak’ a savaş açtı. Bir sonraki sıkıntı, ya ondan sonraki sıkıntıda ne yapacak? Tarım ve hayvancılığını ne kadar süre petrole dayalı sürdürebilecek?

Yok, yemlik bitki tohumunu büyük oranda dışarıdan almıyoruz. Ancak zamanla GDO ve hibrit çeşitler çok artar ve yemlik bitki tohumunda da patent hakları doğmaya başlarsa, ileride hayvana verilen ot başına tohumun patent sahibine bedel ödemek zorunda kalabiliriz. Bunu tarımımızı teknolojiye dayalı kurmamız karşısındaki bir risk olarak belirttim.

Yem üretiminin tarla tarımı ile yem bitkileri ekerek yapılmasının da uzun dönemli sürdürülebilir, ekonomik ve ekolojik olmadığını düşünüyorum. Doğu Anadolu’ da değerlendirilemeyen geniş otlaklar var. Öncelikle bunlar değerlendirilmek zorunda. Mera besiciliği potansiyelimizi doldurmadan yem üretimini teşvik etmenin sürdürülemez olduğunu düşünüyorum. Lakin bana sorarsanız traktör, suni gübre ve tarım ilacı petrole dayalı teknolojilerdir ve büyük ihtimalle önümüzdeki 20 yılda bunların fiyatları çok artacak ve bu sebeple bu şekilde yapılan tarımsal ürünlerin de fiyatları anormal artacaktır. Bence daha bugünden petrole bağımlı olmayan bir tarım modeli geliştirmek zorundayız.

Üretimin dünya standardına çıkmasının da yine uzun dönemde yeterli olmadığını düşünüyorum. Belki günü kurtarır ancak önümüzdeki 10-20 yıl içerisinde ciddi bir önlem olarak en azından petrole dayalı tarım politikalarından vazgeçmek zorundayız. Aksi halde görece ucuz et üretmek hayal.

Koç Holding’ in örnek işletmesine lütfen gidin bir ziyaret edin. Kurulduğu günden bugüne kadar yapılan yatırım ve elde edilen kazancı size dürüste anlatacak birini bulun. Hiç de beklediğiniz başarı hikâyesini duyamayacak; hayretler içerisinde kalacaksınız. Benden söylemesi.

Yorumunuzu ve cevabımı makalenin altına ekleyeceğiz. 

Saygılarımla

------------------------------------------------

Hakan Ozan Erzincanlı

 

Merhabalar Sayın Erzincanlı

hızlı cevabınız için teşekkürler. Petrole bağımlı olmayan ya da daha az bağımlı tarım modeli düşüncenize aynen katılıyorum. Koç holdingin Urfadaki çiftliğine gitmedim ancak basından ilgimi çekmişti. Verimli ve örnek bir işletme olduğunu sanıyordum. Hayvancılık için Doğu özellikle Kuzey Doğu Anadolu'nun en uygun yer olduğuna da katılıyorum. Orda (Kars-Ardahan platosu ve Erzurum) zaten tarım kısıtlı (vejetasyon dönemi kısa). Ancak aynı sebebten hayvanların çayırda otlatılacağı dönem de kısıtlı. Sert kış erken bastırıyor ve uzun, karla kaplı kış dönemine giriliyor. Oralarda meradan farklı olarak çayır vejetasyonu hakim. Hayvanlar yedikçe tükenmiyor, uzun boylu çayır otları biçildikçe de çabucak yenileniyor. Bu sırada hayvanlar verimli çayırlarda otlayabiliyorlar. Kış bastırmadan biçilip kış için depolanması lazım. Çünkü hayvanlar kışın tamamen kapalı yerde muhafaza edilip besleniyor. Yine de özellikle büyükbaş hayvancılık için mesela İç Anadolu'dan çok daha uygun şartları olduğunu düşünüyorum. Çünkü İç Anadoluda kuraklıktan dolayı sadece ilkbahar ve yaz başlarında seyrek otlardan oluşan meralardan yararlanılabilir. Uzun kurak yaza girerken, yaz başlarında onlar da sararıp gidiyorlar. Yani bütün Doğu Anadolu'ya genelleyemesek te 1800-2000 metrelerdeki Kuzeydoğu Anadolu platoları hayvancılık için uygun. Ama oralarda da kısıtlayıcı faktörler maliyetleri istendiği kadar düşürebilir mi emin değilim. Ama çözümün yine maliyetleri azaltmaktan geçtiğini hala düşünüyorum. Tabii ki çözüm sürdürülebilir, ekolojik hatta ekonomik olmalı.

Selamlar, saygılar. Bu tür çözüme hala ulaşamamızın nedeni olarak ya biz gerçekten çözümü istemiyoruz ya da belki dışardan birileri çözüme ulaşmamızı istemiyorlar galiba diye de düşündüğüm de oluyor. Petrol bütün dünyada pahallı. Ama biz onlardan 5-6 kat yüksek fiyatla ete ulaşabiliyoruz. Aslında ülke doğal şartları açısından bahanesi olmayan bir ülkeyiz. Sorun üretim biçimimizde görünüyor. Bu nedenle önce üretim biçimimizin ıslah edilmesi gerekiyor galiba.

Adnan Semenderoğlu

 

Cevap:

Elbette biçip saklama yöntemi de kullanılmalı. Sonuçta bir yanda değerlendirilemeyen tonlarca ot dururken; zorlamalı kimyasal tarım ile yem bitkisi üretimine gerek yok. Önce olanı, hem de en ekonomik olanı bir değerlendirelim, gerisine bakarız.

Verdiğiniz değerli bilgi ve görüşleriniz için teşekkürler.

İyi çalışmalar dilerim

------------------------------------------------

Hakan Ozan Erzincanlı

 

2- Sayın Müjdat Güler,12 Mayıs 2010
Hakan Bey

Elinize , usunuza saglik !!! Icinde katildigim ve katilmadigim hususlar olsada ozunde mukemmel bir calisma , o yuzden detaylara girerek , emege saygisizlik yapmak istemiyorum, DPT , Tarim bakanligi , siyasetciler ve sivil toplum orgutleri icinde cok bilgili ve tecrubeli insanlar var , bu sorunlari onlarla paylasmak ve bir konsensus saglamak gerek, guzel sozlerinizi ve guzel fikirlerinizi uygulanabilir hale getirmek ve aksakliklari cozmenin bir yoluda sanirim onlarla daha cok temastan geciyor..

Tarim arazilerine kimse sanayi tesisi yapamiyordu ama bir an geldi, sn, Evren bile sise cam trakya tesisleri yasal izin olmadan Trakyada tarim arazisine yapildigi halde acilisi yapmak durumunda kalmisti , yol, elektrik, alt yapi , hammadde, okul , isci v.s nerde ise sanayicide orada olmak istiyor , tarim arazisine sanayi tesisleri yapanlari hepsi seneler icinde cok para kazandi ama her kimki dogayi dusundu , anadoluya sanayiyi yaymak istedi, anadoluyu kurtarmadan istanbulu kurtaramayiz diyenler , dusuncelerinin birak karsiligini almayi ustelik zarar etti..

Ekonomik olarak ormani kesmek, tarim arazisine bina yapmak eger devlet eliyle ozendiriliyorsa , katili affetme diyen kamu oyu , her gun ormani ve tarim arazisini katleden ve hayvanlari katledecek isleri yapanlari affediyor..

Ustelik bunlar ozendiriliyor, ekonomik olarak , ceza yasalari olarak hep yapanin yaninda kar kaldigina gore insanlar bu yolu tercih ediyor..

Uzum , uzume baka baka karariyor..

Sevgi, saygi ve selam ile

Mujdat guler
3- Sayın Özlem Aydın,22 Mayıs 2010
Merhaba
Makalenizi okudum. Yazdıklarınız çok doğru ancak en büyük hata domuz eti konusunda yapılmış. Lütfen domuz etini iyice araştırın. Benim söylediğim islami sebepler değil, sağlıkla ilgili. Ancak islami sebepler sayesinde hayvan etinin zarar görmesini de önlüyoruz zaten, o konulara girmeyim, konudan sapmayım ama kısaca söylemeden geçemeyeceğim, islami sebepler gibi duran din, mezhep değil sadece sağlık.  Neyse gelelim domuz etine. Domuz eti çok yağlı. Ayrıca domuz pis ortamlarda yaşıyor, kısacası açık söyleyim, pislik yiyor. Nasıl temiz deniz balığı yiyerek civa ve metal kalıntısı yemekten kaçmalıysak, bu da öyle.
Domuz eti çok ucuz olduğu için Avrupa'da fakirler yiyor zaten.
Konuyu bitirmeden önce şunu da söyleyim. Halkımıza lütfen doğruları söyleyelim. Domuz etini yemek et ekonomimizi kurtarmaz.
Herkese iyi çalışmalar dilerim
 
4- Sayın xxxx xxxxx,22 Mayıs 2010
 

Domuzun tabiatı pislik içinde yaşamak ve pislik yemek değildir. Hatta yabani ortamında bitkilerle beslenmekle yetinir. Halbuki çok sağlıklı saydığımız tavuk, kontrolsüz bırakıldığında başka canlıların dışkıları içindeki sindirilmemiş öğeleri bulmak için onları didikler. Şimdi tavuk eti çok mu temiz oluyor? Bir hayvanı kafese kapatıp önüne yiyecek olarak sadece pislik koyarsanız, pislik yiyecektir, yağlı ve sağlıksız olacaktır. İneklere, koyunlara baktığınız gibi bakarsanız, belli yapısal farklarla birlikte, onlar gibi temiz kalacaktır. Dünyada domuz yiyen insan sayısı yemeyenlerden fazladır, buna rağmen domuz yemekten kaynaklı bir salgın hastalık yok. Fakat aman ineklere deli dana bulaşmasın diye bir dünya çaba gösteriliyor. Domuz eti dünyanın en sağlıklı besinidir gibi bir iddiam yok, fakat artık bu internet çağında hâlâ domuz pislik yer, vs. gibi ifadeler pek yerinde olmuyor açıkçası. Avrupa'da tamamen steril özel yetiştirme çiftliklerinde besleyip büyütüyorlar, onlar da mı pislik yiyor?


 
İslamî açıdan bakıldığında ise domuz etinin haram olmasına net bir açıklama getirilmemiş, zaten İslam'da yasaklar çoğunlukla Tevrat'tan olduğu gibi alındığı için Yahudilerde de bu yasağı görüyoruz. Sadece "leş yiyen hayvanın etini yemeyin" tarzında bir ifade anlaşılabiliyor, o halde mantıken, domuza leş yedirmediğinizde haramlığı da kalmamış oluyor bile denilebilir aslında ama, dinlerde mantık işlemediği için yasak yasaktır diyip geçiyoruz.

 
Sayın Ozan Erzincanlı makalesinde iyi bir noktaya değinmiş: İçki içer, zina yaparız bir şey olmaz da domuz eti dendi mi en Müslüman biz oluruz. Atalarımızın bize tarih derslerinde anlatıldığı gibi sıkıcı ve katı kuralcı insanlar olmadığını ve onların hırslı ve hareketli hayat tarzını (olumlu ve olumsuz yönleriyle) idrak ettiğimiz gün biz de bu önyargılardan kurtulacağız. Türkler tarihte kımız olsun şarap olsun lıkır lıkır içip keyfine bakan kişiler olagelmişlerdir, alkolün yarattığı sarhoşluk hissini ise İslamca helal kabul edilen başka bir şeyle yaşamak mümkün olmadığından içki içmek Orta Doğu ve Orta Asya'daki genel Türk toplumu açısından tarih boyunca çok da tabu bir mesele olmamıştır (Osmanlı'da bir uzlaşma yolu olarak nargile ve çubuk yoluyla tüketilen haşhaş, vs. gibi maddeler yaygınlaşmış fakat alkolün sarhoşluğuyla bu tür narkotik maddelerin yarattığı his aynı olmadığından içki tüketimi bitmemiştir). Daha Cumhuriyet'in kurulmasından kısa süre sonra, Atatürk döneminde Ankara'da bira fabrikası açılmış ve burada üretilen biranın poster şeklindeki ilanları her yere asılmıştır.

 
Keza, aylar, hatta yıllar süren seferlere çıkarken binlerce erkeğin arasında karısını da götüremeyecekleri için erkeklerin cinselliği çoğunlukla saldırılan yerlerdeki kadınlarla yaşanmıştır (takdir edeceğiniz üzere, söz konusu kadınların rıza göstermediği türden bir birleşme oluyordu bu); sonucunu ise bugün hala ülkemizde erkeklerin evlilik dışı cinsel maceralarını böbürlene böbürlene anlatmalarında ve bu sırada hiç günah, haram gibi bir önyargıyı kafaya takmamalarında görebiliyoruz (bu durumun garipliği ve çelişkisi üzerine de ciltlerce kitap yazılabilir sanıyorum). 

 
Fakat göçebe bir toplumun domuz besleyemeyeceği, domuz sürüleriyle bir yerden bir yere sürekli hareket edemeyeceği açıktır, dolayısıyla Türkler için göçebeliğe uyum sağlayan hayvanlar güzel ve iyidir! Kültürün herhangi bir kısmıyla uzlaştırılamamasından ötürü İslam'daki domuz yasağı Türklere gayet şiddetle tesir etmiş ve bugüne kadar varlığını kuvvetle sürdürmüştür. Zaten domuz yemeyen insanların kolayca domuzdan tiksinmesi kadar kolay bir şey yok... 

 
Bu bilgiler ışığında meselenin yalnızca birkaç bin yıllık bir kültürel uzlaşmazlık olduğunu anlamalı ve domuz meselesine artık "onlar pislik yiyor" noktasından bakmayı bırakmalıyız. Tamam, sağlıksızsa domuz yemeyelim fakat "İslam'da yasak yasaktır kardeşim!" diyerek kestirip atmak bile daha makul bir açıklama artık. Steril ortamlarda bilimsel yöntemlerle bakılan domuzlar eğer maliyet açısından ucuz iseler, pekala da ekonominin ve hayvancılığın selameti için önemli bir destek unsuru olabilirler.

 
Hamiş: Avrupa'da domuzu sadece fakirler yemez, özellikle Batı kültüründe domuzun mangal yapılıp partilerde tüketilmesi yaygın bir orta-üst sınıf geleneğidir.

 
Saygılarımla

 
Ata

 

5- Sayın Özlem Aydın,22 Mayıs 2010
 

Makalede tavuk eti yoktu, o yüzden söylemedim. Ama tavuk da kendi pisliğini yiyor. O yuüzden kesimden önce hayvanlar bir gece aç bırakılır ki içi iyice temizlensin.
Lisanstaki hocalarımız domuz etini fakirler yiyor demislerdi. Ucuz olduğu için daha çok tercih ediliyor. Ona bakarsanız sakadat yemek de pek doğru değil. Örneğin karaciğer, toksik maddeler burada depolanıyor, böbrek, vücüdun süzgeçi.
Ona bakarsanız bazı kesimler içkiye haram diyor ama şarap kemik erimesi ve kalp için çok faydalı. Bu durumda bir yere bağlı kalmayıp araştırmalıyız. İntenet gibi önümüzde sınırsız bilgi kaynağğı var madem, literatüre girmiş akademik anlamdaki makaleleri okuyup ona göre fikirlerimizi yenilemeliyiz.
Iyi günler dilerim

 

6- Sayın Ali Akgül,22 Mayıs 2010
Köpek yemek isteyen, domuz yemek isteyen, at yemek isteyenler kim ne yemek istiyorsa yesin. Helal nedir ve helal olanı ne oranda tüketmeliyizi bilmeyenler, islam dini hakkında en ufak bilgisi dahi olmayanlar lütfen bilmedikleri konularda konuşmasınlar.
 
Eğer et konusunu islam ile yanyana koyup islami hükümler yüzünden insanlar et yiyemez oldu kriz islami hükümlerden kaynaklanıyor diyecekseniz açın islam tarihini, peygamber efendimiz (sav) ashabı, sahabeler ve evliyaların yaşamları hakkındaki kaynaklara bakın helal et tüketimi hakkındaki hükümlere bakınız ve öğreniniz. İslam helal olanı nekadar tüketmemiz gerektiği hakkındada fazlasıyla hüküm içermektedir. Bakınız öğreniniz cahil kalmayınız. İnsan bilmediğinin cahilidir lütfen bilmiyorsanızda cahillik etmeyiniz. İslam boş konuşanlarlada ilgili hüküm bildirmiştir lütfen bakınız araştırınız. İslam er türlü aşırılıktan müslümanları men etmiştir. Çocukluk yıllarımızda kırmızı eti beyaz eti haftada bir tüketirdik şimdilerde sofralarımızda hergün türlü türlü et yemekleri var. Sebze yemekleri ise tüketilmez oldu. Et krizi hakkında söz söyleyecekseniz istatistiklere bakın et tüketimi nüfus ile orantılı bir şekildemi artmış. Hayvancılığı bugün kriz yaşayalım diye yıllar önce baltalayan dış güçleri konuşun. Bir yanda kırmızı eti az tüketin diyen uzmanlar diğer yanda domuz, at, eşek, köpek eti yiyen diyen insanlar. Allah (c.c.) bizleri boş konuşan insanlardan korusun.
 
Uğur MUMCU bu bilmediklerini konuşan acınası insanlar için "bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan insanlar" der.
 
Düşünceleriniz yorumlarınızı hangi inançsız insanın yazılarından copypaste yaptınız bilmiyorum bilmekte istemiyorum değineceğim şu Allah (c.c.) tevrat, inci veya zebur'dan copypaste yaparak kuran'ı indirmemiştir. Bir konu hakkında söz etmeden önce dil uzatacağınız maneviyat hakkında bilgi sahibi olun. Allah (c.c.) hükmünü kulu olarak bizler değiştiremeyiz.
 
Bugün domuz, köpek, at, veya tavşan etini yiyin diyenler yarın bu kaynaklarda tükendiğinde insan eti yemek helaldir diyecekler. çünkü kul bir kere yolunu sapıttımı asla düzelemez Allah (c.c.) sapkınlıktan ve sapkın insanlardan müslümanları korusun.
 
Sabahı kıyamet olan günden korkmaz olan insanlara söz söylemeye fırsat veren müslümanlardada suç var elbet. Allah (c.c.) hesabı çok güzel görecek.

 

7- Sayın xxxx xxxxx,23 Mayıs 2010
 

Sayın Ali Akgül, ülkemizde son yıllarda "bakınız, araştırınız" tarzı laflar çok moda oldu. Türkiye'deki et ve süt sorununun detaylarını o kadar iyi biliyorsanız biraz da siz söyleyin, biz duyalım. Tabii her suçu yabancıların üstüne atıp meseleyi kolayca çözüme kavuşturacağınızı tahmin ediyorum. Yazdıklarınızdan anladığıma göre siz, et krizinin sebebi ve çözümüne dair yalnızca "İnsanlar çok et yiyor; yemesinler! Yabancılar baltalıyor, yapmasınlar!" demekle yetiniyorsunuz.


 
Ayrıca, fikirlerinize dayanak saydığınız ayetleri Kuran'dan sayıları, içerikleri ve Türkçe'ye tefsir eden kişilerin adlarıyla birlikte verin, okuyalım. Yazdıklarınıza bakılırsa ilahiyat uzmanısınız, ben de ilahiyat bağlantılı olduğum için konuyla ilgili paylaşacağınız ilmî yorumları merak ediyorum. Fakat burası bir ilahiyat forumu olmadığı için Tevrat, İncil ve Kuran arasındaki o sevmediğimiz bağlantıları en azından ben daha fazla tartışmayacağım. Filhakika, yazımda da belirttiğim üzere, konuya dair düşünce yapınızı tutarlı buluyorum çünkü sizin de "Allah (c.c.) hükmünü kulu olarak bizler değiştiremeyiz" (sīc) ifadenizde belirttiğiniz üzere, dinler "gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım" yaklaşımıyla kabul edilmek üzere oluşturulmuşlardır.

 
İslamî hükümler yüzünden insanlar et yiyemez oldu gibi bir düşünceyi ne ben öne sürdüm ne de Sayın Ozan Erzincanlı'nın makalesinde böyle bir şey yazıyor. Yazılmayan şeyi yazılmış gibi söylemek iftira atmaktır. İnsanları boş konuşmakla itham etmeden önce herkes kendi sözlerini tartıp neyin boş, neyin dolu olduğunu idrak ederse, grubun kuruluş amacına daha iyi hizmet edilmiş olur.

 
Ben yazımda, Türkiye'de genel olarak İslam'da yasak konulan bazı nesnelerin tüketimine dair bir fikir ortaya koydum, bunu yaparken de tarihsel süreç üzerinden mantık yürütme yöntemini kullandım, tarih konusundaki eğitimimi ve bilgilerimi de buna temel aldım; herhangi bir kopyala-yapıştır söz konusu değildir.

 
"Bugün domuz, köpek, at, veya tavşan etini yiyin diyenler yarın bu kaynaklarda tükendiğinde insan eti yemek helaldir diyecekler" (sīc) gibi bir iddianız var. İnsanoğlunun elindeki 2 bin yıllık bilgi birikimine bakmak bile bu fikrin yanlışlığını ortaya koyacak ise de, gelin değerli antropolog ve dünyaca ünlü bilim yazarı Jared Diamond'un, yamyamlık kavramı konusundaki açıklamasına bir bakalım:

 
"(...) Yeni Gine ovalarında yaşayanlar proteini avladıkları balıklardan alırlarken, Yeni Gine'nin yüksek bölgelerinde yaşayan çiftçi toplumlar şiddetli bir biçimde protein eksikliği çekiyordu, çünkü onların kalori kaynağı olan başlıca ürünlerde (taro ve tatlı patates) yeterli protein yoktur. Örneğin, taroda topu topu %1 oranında protein vardır, beyaz pirinçtekinden bile çok daha düşüktür bu oran. (...) Yeni Ginelilerin yaşlısı genci düzenli olarak fare, örümcek, kurbağa ile başka küçük hayvanları yerler, büyük evcil hayvanlara ya da büyük yaban av hayvanlarına sahip olan başka yerlerdeki insanlarsa o küçük hayvanları yeme zahmetine girmezler. Yeni Gine'nin yüksek bölgelerinde yaşayan geleneksel toplumlar arasında yamyamlığın yaygın olmasının en belirgin nedeni belki de bu protein kıtlığıydı." (Jared Diamond, Tüfek, Mikrop ve Çelik, Tübitak Yayınları, 2004, Ankara, sf. 194).

 
Edindiğimiz bu bilgiyi şimdi şununla birleştirelim: Beslenme uzmanları, sağlıklı kalabilmek için kişilerin her gün en az kendi kiloları kadar gram miktarında protein almaları gerektiğini söylüyor (yani 75 kg. ağırlığındaki birinin günde 75 gram protein tüketmesi gibi). Afrika'nın ve Güneydoğu Asya'nın bazı bölgelerinde bugün bile devam eden yamyamlık karşısında hayretlere düşen kişilere yamyamlar şöyle yanıt vermişlerdir: "Yemeyelim de o kişinin bilgeliği ve gücü boşa mı gitsin?". Bu yanıt aslında içerisinde birçok derinliği saklamaktadır: Protein, beynin iyi çalışması için çok ama çok önemlidir ("bilgelik"), aynı şekilde kas yapısının, yani kuvvetin yerinde kalması, büyümenin sağlanması ve bağışıklık sisteminin güçlenmesi ("güç") için de öyle; protein yetersizliği meydana geldiği durumlarda insanlar büyük sağlık sorunlarıyla karşılaşmaktalar (zaten Antik Yunanca'da protein kelimesi "en önemli şey" anlamındadır). Dünyadaki yamyam toplulukları incelememiz, insanların yeterli proteini hayvanlardan alamamaları halinde yamyamlığı bir kültür haline dönüştürdüklerini göstermektedir. Dolayısıyla, olur da proteini için yenebilecek canlılar bu dünyada kalmazlarsa, kimse insan eti yemek helaldir demeyecektir çünkü insan eti yemek insanın var olması için zaten nefes almak kadar doğal bir hale gelmiş olacaktır; helal-haram tartışmasına yer kalmayacaktır. İnsan topluluklarının birbirlerinin etini yiyecek hale düşmesi de elimizde bulunan 2 bin yıllık bilgi birikimi sayesinde meydana gelmeyeceği için, herhangi bir endişe duymamıza gerek yok Sayın Ali Akgül.

 
Fakat eskiden çocukluğumuzda haftada sadece bir veya iki kez et tüketiyor olmamız son derece kötü bir beslenme şekliydi, dolayısıyla artık bunu olumlu bir tutum olarak yansıtmamanız yukarıda verdiğim bilgiler ışığında daha doğru olacaktır. Sofralarımızda her gün türlü türlü et yemeği olması iyi bir şeydir, ülkemizdeki herkesin bu şekilde beslenebilecek maddî duruma ve bilince sahip olmasını dileyelim. Süt ve et üreticilerinin, sadece milletin değil, dünyanın da efendisi olan çiftçilerin hak ettikleri koşullarda yaşayabilmelerini ve üretebilmelerini dileyelim. İnsanların beğenmedikleri düşünceleri seslendirenlerin dinî ızdıraplara maruz kalmasını arzulamadıkları; anlayışın, empatinin ve hoşgörünün hakim olduğu bir dünya dileyelim.

 
Saygılarımla
Ata

 

anasayfa