04.10.2007
Göğü Delen Adam
Geçen yazımızda çok büyük meselelerden
bahsettik. Bir hayalden yola çıkmış ve onu şekillendirip
yazımızın başlığını “Türkiye" nin Tarım Sektöründe Dünya Lideri
Olması İçin Bir Strateji Önerisi” koymuştuk. Makro ölçekte
bakmıştık her şeye.
Gelin şimdi de bir ters köşe yapalım. En mikrosundan bakalım.
Oradan geçelim yavaş yavaş makroya. Belki böylece ormanı daha
net görebiliriz.
Benim gelmiş geçmiş en sevdiğim kitaplardan birisidir: Papalagi-Göğü
Delen Adam.
Lütfen bulunuz ve mutlaka okuyunuz.
Papalagi
Siz okuyana kadar ben oradaki meseli bir
özetleyeyim:
Kitap Amerika’ daki bir yerlinin, batılı insanların yaşamı ile
ilgili yorumlar ile doludur. Biz her yorumu okuduğumuzda,
kanıksadığımız yaşam tarzının aslında doğaya ne kadar aykırı
olduğunu görürüz.
Örneğin bu yerli, ayaklarımızı sımsıkı sarıp hava almalarını
önleyen ayakkabıları neden giydiğimizi anlayamaz. Konu
http://yora.blogcu.com/ adresinde çok güzel anlatılmış: “Beyaz
adamın zamanı saat denen iki kollu makine ile ölçmesine, her
şeyi kaplara, o kapları başka şeylerin içine koymasına hayret
etmektedir. Kendi temizliğini (ev vs.) para dediği kağıt ve
metal parçaları vererek başkalarına yaptırmasına, kapalı
mekanlarda tüm gün para denen madde için çalışmasına ve adına
zaman dediği bir şeyin bir türlü kendisine yeterli gelmediği
için yakınmasına hayret etmiştir. Giyim tarzımızdan yeme içme ve
daha geliştirdiğimiz birçok alışkanlığın saçmalığını, kendimize
ördüğümüz zorunlulukları çok garipsemiştir. Neden bunca hasta
ruhlu olduğumuz ve bunca hastalığımız ve onları tedavi etmek
için bunca doktora ilaca vs. ihtiyacımız olduğu yerlileri
dinlerken ne kadar net anlaşılıyor.” (yazan kişinin kim olduğunu
bulamadım ancak kim ise aklına sağlık)
Gerçekten belki de bazı tutum ve tavırlarımız çok saçma
olabilir. Ancak bu konuda hiç düşünmediğimiz ve hiç dış bakış
geliştiremediğimiz için yaptıklarımız gereksiz ve saçma bile
olsa değişikliğe gitmeyi hep reddederiz.
Bir Örnek
İşte bazen (aslında sıklıkla, hatta sürekli)
araziye indiğimiz zaman böyle kanıksanmış uygulamalarla
karşılaşırız. Birçok uygulama gereksiz, eksik ve hatalı olmasına
rağmen değiştirilmez. Bir örnek vereyim:
Geçen hafta bir meyve bahçesi geziyorduk. Bahçedeki kiraz
ağaçları yaşlanmış ve kurumaya başlamıştı. Üretici bize burada
ne yapması gerektiğini sordu. Biz de bir çeşit meyve ağacı
dikmesini önerdik.
Daha sonra düşündük ki burada iki-üç yıl yonca tarımı yapılsa
birçok açıdan fevkalade bir uygulama olur. Ne mi olur?
Düşünelim:
1- Doğal kirizma yapılır.
2- Yıllardır alt tabakalarda saklı kalan besin maddeleri
kullanılır.
3- Toprak gevşeyip rahatlar.
4- Toprak azot kazanır. Birçok kullanılmamış kimyasal bileşik
kullanılır.
5- Toprak yeni bir ürüne hazırlanır.
6- Belki de karlılık meyveye göre daha fazla olabilir.
7- Bölgede yonca performansı test edilmiş olur.
8- Doğal hayat için faydalı bir besin ve korunak sağlanır.
Daha da sayamadığımız birçok fayda elde edilir.
Hemen üreticiye ulaşıp kararımızı bildirdik. (Tabii ki her
ziraatçının kaderi olduğu üzere bu değerli kararı hiçbir ücret
karşılığı olmadan, sırf meslek aşkı ile söyledik.)
Ancak üretici başıyla olur der gibi yaptıysa da aslında hiç
tutmadı bu fikri. Önemsemedi. Hatta detayları konusunda ikna
etmeye çalışırken arkasını dönüp gitti.
Üzülmedik mi?
Üzüldük.
Neler mi düşündü üreticimiz?
Bence şunların bir kısmı ya da tümünü düşündü:
1- Oraya kiraz dikmezsem en az üç yıl zarardayım.
2- Burada da yonca olur mu?
3- Bizim Hasangil yonca denemişti iki yıl önce de olmamıştı. Ben
de yapar rezil olurum el âleme.
4- Ne gerek var maceraya?
5- Çok biliyorsunuz. Niye kimse yonca ekmiyor o zaman?
6- Gübresini bilmem, ilacını bilmem. Yapsam başında duracak
mısınız ki?
Ve bunun gibi…
Elbette üretici kendine göre haklı.
Bu uygulamanın bölgesinde örnekleri yok.
Bu uygulamayı yapmak için yeterli bilgisi yok.
Macera aramıyor.
Başka bahçeleri olmasına ve durumu iyi bir çiftçi olmasına
rağmen rezil olmaktan çekiniyor. Neden dinlesin ki bizi?
Bize kızıp söylenmediğine dua edelim.
Başka örnekler ile karşılaşmıyor muyum?
Çook.
Başka Örnek
Yıllarca açık ahırların hayvancılıkta ne kadar önemli olduğunu
anlattım.
Dedim ki “Özellikle büyükbaş hayvanlar dört mideleri ile bir
kalorifer kazanı gibidirler. Süt üretebilmek için bizlerden kat
kat fazla temiz havaya ihtiyaç duyarlar. Hayvanlar soğuktan
ziyade sıcaktan korunmalıdır.”
Yavaş yavaş üreticiler bu beyanları dinlemeye başladılar. Ancak
çok zor oldu, çok uzun sürdü. Hala bile üreticilerimizin
“Hayvanları kapalı bir barınağa koysak da hava deliklerini de
torbalarla tıkasak ne güzel olur? Hem üşümezler, sıcacık yerde
hastalanmadan verimli olurlar.” diye düşündüklerine eminim.
Havalar ısındığı zaman bazı tatlı sularda toplu balık ölümleri
olur.
Medya da sağ olsun hemen haber yapar ve haber başlığında mutlaka
ölümlerin sebebinin kirlilik olduğu belirtilir.
Elbette bazı vakalarda sebep kirlilik olabilir ancak bazen de o
kadar basittir ki sebep.
Bahar suları, bol besin ve uygun ortam ile çoğalan balıklar,
havalar ısınınca oksijen yetersizliğinden ölebilir. Ölümler
genelde oksijenin suda en az olduğu zaman, yani sabaha karşı
gerçekleşir.
Sebep genelde budur ancak hemen hatalı bir tespit yapar ve
sonucunda belki de bölgeye istihdam, kalkınma anlamında birçok
faydası bulunan ve çevreye zararı olmayan yakınlardaki bir
tesisi kapatabiliriz.
Yazık!
Mühendis kafa ile düşünmek
Ülkemizde mühendis kafasıyla düşünmek ve yaşamak öyle zor ki…
Kimseye tavsiye etmem.
Medyada, sokakta, arkadaş çevresinde bilimden uzak öyle
hurafe/yanlış düşünce dönüyor ki, bir noktadan sonra müdahale
edecek gücünüz kalmayabiliyor.
En büyük hatayı söyleyeyim mesela: (tanıdıklarıma konuyu
defalarca açıklamadığım sürece anlatamıyorum bunu)
İnsanlar sanıyor ki, mesela omega-3 yağ asidini her gün belli
bir miktar bir hap aracılığı ile alabilirse çok çok sağlıklı
olacak.
Ya da bir tıbbi bitkinin çayından içince fevkalade faydalara
kavuşacak.
Mesela kanser olmayacak,
bağışıklığı kuvvetli olacak.
Arkadaşlar,
sevgili dostlar.
Maalesef böyle olmuyor.
Gerçekler
Bizler proteinden oluşuyoruz.
Günde kişi başı ortalama 70 gram protein (kaliteli protein)
almaz isek,
Gerekli miktarda kullanılabilir kaloriyi almaz isek,
Ve tüm bu girdilerin yağ/kas oranı dengeli vücudumuzda
kullanılmasını sağlayamaz isek;
Yani spor yapmaz, temiz hava solumaz, metabolizmayı etkilere
karşı tepki veremeyecek kadar yağlı hale getirir isek;
sağlıklı olamayız!
Olamayız!
Hayvan besleme uzmanlarının tavuk yemi hazırlar iken bazı ön
kabulleri vardır:
Örneğin günlük 1 tavuğun tüm besininin %10’ undan fazlası
buğdaydan oluşamaz.
Oluşur ise yeme fitaz enzimi katmak zorunda kalınır.
Aksi halde tavuğun sindirim sistemi bu oranda buğdayı içerecek
fitaz enzimi üretemez.
Yani bu yemden yararlanamaz.
“Bana ne?” demeden önce şu soruya bir cevap verelim bakalım:
Biz insan olarak hangi gıdadan en fazla ne kadar yememiz
gerektiğini biliyor muyuz?
Peki bilsek bile bunu uygulayabiliyor muyuz?
Daha da buna benzer birçok şey var.
Mesela günlük alınacak fosfor, kalsiyum, iyot miktarları…
Çiftlik hayvanları için bu maddeler milimi milimine uzmanlarca
hesaplanırken insanlar için bunu kim yapıyor?
Beslenme konusunda geleneksel ilgilere sahip bir anne çocuğuna
hangi dönem ne miktarda ne yedirip neyi yedirmeyeceğini nereden
biliyor?
Hisleri ile mi karar veriyor?
İtiraf edelim.
Bilgilerimiz kulaktan dolma ve büyüklerimizden öğrenilme
deneyimler değil mi?
Garip ki ne garip!
Hayvanlar bile en üst düzey beslenme teknolojisi ile
beslenirlerken; en gelişmiş varlık olan insan hislerine göre
besin alıyor. (?!)
O sebeple de sürekli hastalıklara maruz kalıp bir türlü uygun
vücut ağırlığında olamıyor.
Kara mizah gibi değil mi?
Yılları, saliseleri, sıcaklığı, bir damla sudaki mikrop
miktarını hatasız ölçebilen; akıl almaz uzaklıktaki gezegenleri
inceleyebilen insanoğlu; her gün tükettiği ve tüm vücudunu
oluşturan besinleri ne kadar ve nasıl alması gerektiğini yarım
yamalak biliyor.
Hem de kendi besin kaynağı olarak beslediği hayvanları; tam
olarak bilimsel ve sağlıklı besleyebilmesine rağmen!
Olacak iş mi?
Bir uzaylı gelse de duysa inanır mı?
Çözüm
Peki, ne yapılabilir?
Yıllardır aklımı kurcalayan çok önemli bir konu. Sağlıklı, zeki,
kalkınmış bir toplum için azami önemi var.
Hep düşünürdüm “Neden önlem alınmaz bu kadar önemli bir konuda?”
diye.
Sonunda anladım ki bir konuda düşünüyor olmanın da
sorumlulukları var.
Düşünebilmek için önce düşünebilecek kadar bileceksin.
Sonra düşünüp, düşündüklerini yorumlayacaksın.
Sonra da yorumlarını kendine ya da çevrendeki üç beş kişiye
değil, herkese söyleyeceksin.
Yoksa şu anda olduğu gibi “şikâyet etme ve bahane üretmede
birinci” bir toplum olur çıkarız.
Bildiğini, bulduğunu paylaşmaz isen; ceremesini tüm toplumla
birlikte çekersin.
İşte paylaşıyorum:
Gelin beslenme ve sağlıklı yaşam konusunda eğitime çocuklardan
başlayalım.
Lakin bu işe tali önemde bir iş gibi bakmayıp ciddiye alalım.
Bu bağlamda öğrencilerin üç ay olan yaz tatillerinden iki ayını
yaz okullarında sürdürmesine yönelik bir düzenleme yapalım.
Çocuklar altmış gün boyunca uzmanlar tarafından hazırlanmış en
iyi besinleri yesinler.
Büyük eğitim çiftliklerinde çeşitli işler, sporlar yaparak
yaşamı ve bilimin uygulanışını öğrenirlerken açık havada
beslenme, zor koşullarda hayatta kalma gibi dersler alsınlar.
Yaşama dair uygulamalı oyunlar oynasınlar. Örneğin uçak
yolculuğu oyunu… Böylece uçak yolculuğunda neler yapmaları
gerektiğini bilsinler.
Örneğin yemek pişirme, yangın söndürme, evdeki sivrisineklerle
baş etme, sorun çözme, tuvaleti en doğru şekilde kullanabilme,
yolda yürüme, asansör kullanma eğitimlerini uygulamalı olarak
öğrensinler. Hem de her yıl farklı eğitmenlerden farklı
yorumlarla…
Bir öğrencinin eğitimi süresince bu tip bir eğitimden geçtiğini
düşünelim bir, hayal edelim: Ne yemesi, nasıl yürümesi, nasıl
sporlar yapıp nelerden kaçınması gerektiği konusunda doğru
bilgiler alıp erkenden kendi kararlarını vermiş; hayatı yapay
zekâlı bilgisayarlar oyunlarından değil doğrudan doğadan
öğrenmiş; gelecek asırlara hazır ve nazır bir insan!
Olmaz mı?
Çok mu büyük hayaldir bu?
Para gerekir, bilgi gerekir, proje plan gerekir değil mi?
El âlem yapmıyor biz niye yapalım değil mi?
Maceraya ne gerek var değil mi?
Başarısız olursa ilk başlatan kişi alay konusu olur, işsiz-aşsız
kalır değil mi?
Çiftçiden tüccara, mühendisten politikacıya aslında hep aynı
kafadayız değil mi?
Maalesef ve maalesef ki dostlar, eğitim sadece dört duvar
arasında kapıdan kaçılması hayal edilen bir faaliyet olduğu
müddetçe,
tavuklardan bile kötü beslenmeye mahkûmuz…
Artık vaktidir ki dostlar,
gelişmek ve başarmak,
gelişmiş milletlerden daha gelişmiş olmak için
rahat koltuklarımızdan kalkacağız.
Bin yıllık alışkanlıklarımızı sorgulayarak,
eski köye yeni adetler türetecek,
böylece göneneceğiz.
Görünen o ki kardeşim,
Ya açlık ve sefaletten yorulacak,
kurak ve erozyondan boğulacak,
hastalık ve zayıflıktan kırılacağız;
ya da göğü delen adamları dinleyeceğiz…
Sevgilerimle,
Hakan Ozan Erzincanlı
Ziraat Yüksek Mühendisi
www.tarimsal.com