|
25.01.2011
Kalkınmanın Dayanılmaz Hafifliği
Büyümek, kalkınmak, zenginleşmek…
Bunlar ne demek?
Tüm ülkeler (ve insanlar) büyümek, kalkınmak ve zenginleşmek istiyor. Bu amaçla
başarılı başarısız planlar yaparak uygulamaya çalışıyorlar.
Kalkınmak... Azgelişmiş ülkelerin, gelişmiş ülkelere yetişme çabası...
Kalkınmak için daha fazla elektrik harcamak, daha fazla et-süt tüketmek, daha
çok benzin harcıyor olmak lazım.
Et Tüketimi
Kalkınamamışlığımızın, gelişmemişliğimizin göstergesi olarak et tüketimimizin
azlığını gösterenler şöyle diyor: "Bir insanın yeterli ve dengeli beslenebilmesi
için günde 75 - 80 gram protein alması, bunun da üçte birinin hayvansal ürün
olması gerekir. Maalesef, nüfusumuzun çoğunluğu hayvansal proteinden yoksundur.
Kişi başına yıllık kırmızı et tüketimi ABD' de 95, AB ülkelerinde 70 iken
Türkiye' de yalnızca 6,5 kg' dır."
Bu ne kadar bilimsel ve mantıklı bir bilgi gibi geliyor değil mi?
Oysa biliyor musunuz Yunan filozofu Aristo, ünlü tarihçi Homeros, İngiliz doğa
bilimci Darwin, ünlü İtalyan ressam Leonardo Da Vinci, Alman kökenli fizikçi
Einstein, İngiliz fizikçi Isaac Newton, ünlü oyun yazarı Shakespeare, Rus yazar
Tolstoy, Fransız yazar Voltaire, Alman besteci Wagner ve Hintli pasifist
siyasetçi Gandhi etyemezdi.
Bu bilgiden sonra et - süt tüketmek ile kalkınmışlığın, gelişmemişliğin doğrudan
alakası olduğunu düşünebilir miyiz? Döneminde yukarıda saydığımız gibi
insanlardan oluşan bir toplum, gelişmemiş bir toplum olabilir mi?
AB ve Türkiye' nin tüketim verilerini inceliyorum. Hayvansal ürünler AB' de
Türkiye’ ye göre 4 - 5 kat fazla tüketiliyor. Ancak meyve tüketimimiz hemen hemen
eşit iken sebze tüketimimiz AB ortalamasının iki kat üzerinde. Sebze
tüketmektense et mi tüketmeli?
Bakınız bazı veriler:
-
Mevcut tarım arazilerinin % 30’ u hayvan yemi yetiştirmek üzere ekiliyor.1
-
1 kg tahıl üretmek için 200 litre su gerekliyken, 1 kg et için 20.000 litre
suya ihtiyaç var.1
-
1 kg etle 200 kg patates aynı süre içinde imal edilebilir. 50 kg sığır eti
yerine 1000 kg kiraz, 6000 kg havuç ve 4000 kg elma üretilebilir.1
-
Günlük 80-100 gram kadar meyve veya sebze tüketimi mide kanserine yakalanma
riskini yüzde 30, günde ortalama 27 gram yüksek lifli gıdaların tüketilmesi
barsak kanseri riskini yüzde 20 azaltır.2
-
Yeterince sebze-meyve yiyen çocukların atardamarları fazla sebze-meyve yemeyen
çocukların atardamarlarına göre sonraki yıllarda daha sağlıklı ve daha az sert
olmaktadır.3
Kişisel Refah Seviyesi
Özel otomobil sayısı, motorlu kara taşıtı sayısı, fert başına elektrik tüketim
miktarı, fert başına telefon kontör değeri, faks sayısı gibi veriler insanların
refah seviyelerini ölçmek için kullanılıyormuş.
İki adet arabası olan ve günün büyük kısmını trafikte egzoz gazı soluyarak, yine
gününün 5 saatini telefonla konuşarak geçiren ve günde yüz tane faks alan bir
kişi bolluk, varlık ve rahatlık (refahın açılımı) içerisinde yaşamakta mıdır
acaba? Ayrıca rahat ve huzurlu olabilmek için bu kadar malın sigortasını
yaptırmalı, hırsız alarmları takmalı, vergileri ve tamirat-bakımlarını takip
etmelisiniz.
Refah denilen şey buysa, benim
için pek cazip değil açıkçası...
Ayrıca ülkeler ve kişiler, bu refahı elde etmek yolunda neleri göze almalı?
Örneğin diyelim ki ülke olarak ihracat hedefinizi iki kat yükseğe koydunuz..
Böylece toplam refahın artmasını bekliyorsunuz. Eğer başarılı olursanız, bunu
büyük ihtimal komşu ülkedeki insanların pazarını ele geçirerek yapacaksınız.
Yani komşunuz dara düşerken, siz refaha kavuşacaksınız.
Kendi Kendine Yeterlilik
Günümüzde ekonominin belkemiği tüketim. Her ne kadar kurumlar tasarrufu
öneriyorlar gibi görünüyorsa da günümüzde hiçbir kurum beş yılda bir kazak alan, hatta onu
da almayıp kendi ören birini istemez. Kazağınızı butikten, ekmeği bakkaldan,
meyveyi manavdan alın. Hatta meyve kuruları da içeren, bolca işlenmiş ve
kilometrelerce taşınmış mısır gevreği alın. Ve
böylece ekonominin çarkları dönsün... Alın, verin, ekonomiye can verin...
Düşünüyorum da kendi kendine yeterliliği yüksek birey, aile, mahalle ve
topluluklar; minimum kaynak tüketimi ile uygun bir refah düzeyine ulaşamaz mı?
Örneğin ben ekmeğimi kendim yapıyorum. Buğdayı, tavuk yemi olarak satılan en
ucuz buğdaydan alıp (çünkü parlatılmış buğdaydan daha doğal ve daha iyi maya
tutuyor), kendim öğütüp, mayasını ekşi mayadan hazırlayıp ekmek yapıyorum.
Normal ekmek ile kıyasladığımda en az yarı yarıya daha karlı olduğumu gördüm.
Bir de yaptığım ekmeğin kalitesinde olduğunu iddia eden markalı ekmeklerle
kıyaslasam sanırım 5-10 kat daha ucuza ekmek üretiyorum. Ve bence dışarıda
satılan tüm ekmeklerden daha değerli kendi yaptığım ekmek. Bir kere buğdayın
özü, kepeği içerisinde; doyurucu ve besleyici ve kesinlikle yapay kimyasallar
içermeyen güvenilir bir ekmek. Ayrıca eminim ki beş hane birleşsek hem çok daha
ucuza ekmek yaparız, hem de aramızdan benden daha becerikli ve daha bol zamanı
olan ve bu işe yetenekli biri benden daha iyi ekmekler yapabilir. Ben de bana
düşen ve daha yetenekli olduğum işi yapar, gidip iyi buğday bulurum. Sonuçta
dışarıdan satın alacağımızın en kötü ihtimalle yarı fiyatına en kaliteli ekmeği
tüketiriz. Benzer şekilde balkonumda küçük bir sebze bahçesi yaparsam gıdamın
ciddi bir kısmını buradan karşılayabilirim. Komşularla anlaşırsak apartman
çatısında veya varsa bahçesinde sebze üreterek gıdamızı sağlayabiliriz. Biliyor
musunuz, 30 metre karelik bir bahçede; 100 kg patlıcan, 300 kg domates, 200 kg
biber yetiştirilebilir.
Ben insan ve ülke ölçeğinde kendi kendine yeterliliğin küçük adımlarla
başlayabileceğini ve gerçek refah ve gelişmişliğin insanın dışa bağımlılığı
azaldığında oluşabileceğini düşünüyorum. Elbette bir insan her şeyi bilip her
şeyi kendi yapamaz, ancak birbiri ile iletişimde olabilen örneğin 15-30 kişilik
bir grup (bildiğimize göre taş devrinde de insanların doğal grupları 15-30
kişilikmiş), bir çok şeyleri kendileri üretebilirler. Bu ürünler hem çok daha
ucuz, hem çok daha kaliteli (kalite kullanıcının memnuniyetidir.
Memnuniyetsizlik sağlıklı bir iletişim ile çözüldüğünde üretici kendini
geliştirir ve kalite artar), hem de manevi değerleri olan (pazardan alınan bir
kazak veya lokantada yenen bir yemektense annenizin ördüğü kazak veya yaptığı
yemek arasında manevi açıdan fark yok mudur?) ürünler olacaklardır.
Ayrıca manen çok önemli bir konu
daha var: İnsan, bazı temel ihtiyaçlarını bir grubun parçası olarak
kendi yaşam alanında karşılayabildiğini gördüğünde, dış dünyanın bin bir karmaşık olayı içerisinden
mutlaka "para" denen nesneyi bulup getirmek zorunda olmadığını fark ederek,
bilinçaltında büyük bir rahatlama hissi duyacak ve manevi bir tatmin
yaşayacaktır.
İş ve İşsizlik
Bu olmadığı sürece işsizlik olmak zorundadır. Çünkü bugünün anlamı ile “iş”
denen şey gidip kocaman şeyler yapmaktır. Bir madenden kömür çıkarmak,
kanalizasyonları temizlemek, bir büroda dosyalarla uğraşmak, birilerine hiç de
ihtiyacı olmayan sigorta poliçelerini, yeni model bir cep telefonunu satmaya
uğraşmak...
İnsanlar çalışmayı severler. En
önemlisi iş, insana para kazandırır. Kazanılan para ile kişi bir şeyler satın
alabilme özgürlüğüne kavuşur. Böylece temel ihtiyaçlarını karşılayarak
özgürleşir. Ayrıca işyerindeki meşguliyet, uzmanlaşma, aile ortamı, sosyal
çevrenin gelişmesi, arkadaşlar iyidir.
Ancak mevcut sistem yapısı
gereği, her şeyi sömürdüğü gibi insanı da sömürüyor. Birçok kişi sabahın çok
erken saatinde işe gidip, geç saatte eve dönüyor. Ailesine, hobilerine, düşünüp
felsefesini geliştirmeye, siyaset üzerine düşünmeye ve tembellik etmeye zaman
ayıramıyor. Ve yıllar gelip geçiyor...
Bir de işsizler ordusu var.
Çalışanlar grubunun arasına girebilmek için ellerinden geleni artlarına
koymuyorlar…
İşsizliğin bunca ciddi sorun
olduğu bir dönemde bazı insanların buna ilginç bir çözüm önerisi var. Çalışma
saatleri yarı yarıya düşürülsün (günde 8 değil, 4 saat) diyorlar. Aslında
mantıksız değil. İnsanlar normalin üzerinde çalışıyorlar. Kendilerine ve
ailelerine vakit ayıramıyorlar. Ayrıca bir işsizler ordusu var ve iş yaratmak
gerekiyor. Çalışma süresi yarı yarıya düşünce aynı işi 2 kişi yapacak.
Yine garip şekilde bazı insanlar
çok kazanıyor ve zamanları yok. Şöyle deme özgürlükleri yok: "Ben günde 12 saat
çalışıyor ve 10 birim para kazanıyorum. Oysa bana 2 birim para yeter. O halde
3-4 saat çalışayım." Ben bunu iş hayatımda yapabiliyorum. Sağlıklı bir iletişim
ve doğru planlama ile bunu yapmak imkânsız değil. Hem de birçok kişiye de iş
imkânı doğar.
İnsanlar daha az çalışabilir.
Böylece biraz daha az kazanırlar. Biraz para kaybedebilirler ancak hayatı
kazanırlar. Hem birçok kişi işsizlikten kurtulur. Bir anekdot:
Bir gün feribottan iniyordum.
Yanımdan geçen elleri kolları dolu bir işadamının yanındaki kadına dediklerine
kulak misafiri oldum. Şöyle diyordu: "En zavallı insan iş adamıdır. Çok parası
vardır ancak onu keyifle harcayacak zamanı yoktur."
Ayrıca insanlar iş dışı
zamanlarında, yukarıda bahsettiğim kendi kendine yeterliliği sağlayıcı görünmez
gelirler sağlayabilirler. Sebzelerini üretir, ekmeklerini yapar, kazaklarını
örebilirler. İnsanların az çalışmakla geliri düşecektir. Ancak elde ettikleri
toplam fayda daha yüksek olacaktır. Çünkü böylece hem iş hayatının nimetlerinden
faydalanmak, hem de kendi başlarına temel ihtiyaçlarını tedarik etmek mümkün
olur.
Sonuç olarak
-
Daha çok et yemek ülkenizi zenginleştirmez.
-
Et yemeyenler akılsız değildir.
-
Sebze tüketmek iyidir.
-
Çok şeyi olan insanın refah seviyesi yüksek olmayabilir.
-
İhracatını arttırarak büyüyen ülke, başka bir ülkeyi ezerek büyür.
-
Mevcut sistem, her şeyini kendi halleden becerikli insanlar istemez.
-
İhtiyaç duydukları ürünleri yardımlaşarak kendileri üretenler, hem madden hem
de manen tatmin olurlar.
-
Küçük bir bahçeden, görece büyük miktar gıda üretmek mümkündür.
-
Mevcut düzende çalışma hayatı, insanları mutsuz etmekte ve
yeteneksizleştirmektedir.
-
Dış dünyadaki işlerde daha az çalışmak, her zaman fakirliğe yol açmayabilir.
Bu yazıyı, bana göre gelmiş
geçmiş en büyük kahramanın maceralarını konu alan dünyanın en iyi romanından bir
kısım ile bitirmek istiyorum. Olay 1900' lerin
ikinci çeyreğinde Amerika' da geçiyor. Kahramanımız Ignatus' a, burjuvalığa
özenen bir zenci soruyor:
"Hey dinle," dedi Jones. "Gitmeden önce bi şiy sorcam sana. Siyah biri
serserilik etmenin, ya da asgari ücretin altında çalışmanın dışında ne yapabilir
sence?"
"Lütfen." Ignatus kaldırımın kenarını bulmak ve doğrulmak için iş önlüğünün
eteklerini beceriksizce topladı. "Aklımın ne kadar karışmış olduğunu sen bile
tahmin edemezsin. Değer yargıların baştan ayağa yanlış. Tepeye, ya da işte
varmak istediğin nokta neresiyse, oraya vardığında ruhsal bir çöküntü ya da daha
kötü bir şey geçirebilirsin. Hiç ülkesi olan bir zenci gördün mü? Elbette hayır.
Bir mezbelede mutluluk içinde yaşa. ....Boethius oku."
"Kim? Neyi okuyim?"
"“Boethius sana direnmenin son çözümde anlamsız olduğunu, her şeyi olduğu gibi
kabullenmek gerektiğini öğretecektir…."4
İnsanoğlunun yaşamı gün geçtikçe hızlanıyor. Bu karmaşada düşünmek için vaktimiz
yok, sadece önümüze geleni tüketiyoruz. Daha iyi, daha fazla ve daha büyüğe
ulaşmak için sonu gelmez bir maraton koşuyoruz.
Öyle bir maraton ki, yorulmaya bile izin yok...
Saygı ve sevgilerimle
Hakan Ozan Erzincanlı
Kaynaklar:
1
Buğday ekolojik yaşam rehberi, kış 2011, arka kapak
2
Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu Derneği
Genel Sekreteri ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Onkoloji Hastanesi
Başhekimi Prof. Dr. Şuayib Yalçın' ın, 4 Şubat Dünya Kanser Günü dolayısıyla, AA
muhabirine yaptığı açıklama, 6 Şubat 2010,
3
WebMD Health News, 29.11.2010
4
Toole, J.K (2007) Alıklar Birliği
(Sayfa 298). Çeviren Özgören, P. İstanbul: Merkez Kitapçılık Yayıncılık
|