08.01.2010

Mükemmel Gıdaya Ulaşmak Mümkün mü?

Mükemmel gıda...

Nasıl olur mükemmel gıda?

Bir kere tüketenin sağlığına zarar vermez, aksine iyileştirici özellikleri vardır. Çok lezzetlidir. Kilo aldırmaz ancak besleyicidir. Ucuzdur, kolayca ulaşılır ve tüketilir...

Ayrıca onu üreten de bu işi yapmaktan dolayı çok mutludur. Böyle bir gıdanın üretim sürecinde olmaktan kıvanç duyar...

Böyle bir gıdanın yetiştiği alandaki diğer canlılar da (böceklerden, aslanlara hatta fillere kadar) bu gıda üretim işinden memnundurlar. Hem kendilerinin ihtiyacı olan besinleri alırlar, hem bu alan onlar için barınak ve mutlu bir yaşam alanıdır.

Böyle bir gıda mümkün mü?

Ben çocukluğumdan beri bunu merak ettim, bununla ilgili çalıştım ve sonunda zor da olsa mümkün olabileceğini gördüm. Gelin size başından itibaren bu konuda eğitimim ve mesleki deneyimim ile evrilen düşünsel gelişimimi anlatayım:

Ben küçüklüğümden beri doğaya aşığımdır. Bir kuşun nasıl beslendiğini, neden yavrusunu beslemek istediğini, kuzuların neden oyun oynadıklarını, buğdayın nasıl meydana geldiğini, çiçeklerin neden güzel olup güzel koktuklarını, arıların neden sürekli çalıştıklarını merak eder ve bunları hayranlıkla seyrederdim.

Meslek Seçimim ve Okul Yılları

5 yaşında iken annemin bir arkadaşından "botanikçilik" denen bir meslek olduğunu, bu meslek mensuplarının bitki uzmanı olduğunu öğrendim ve botanikçi olmak istedim. Bana o yıllarda "büyüyünce ne olacaksın?" diye soranlara "botanikçi" demeye başladım.

Ancak zamanla hayvanların da çok hayret uyandırıcı, çok merak edilesi varlıklar olduğunu düşüncesi aldı beni. Bir süre "yoksa zoolog mu olsam?" sorusunu aklımda tartmaya başladım.

Lise çağına geldiğimde zorla, amaçsız ve hayattan uzak şekilde, anlatanların denemeden sadece öğrendiklerini aktardığı, tüm öğrencilerin sadece sınav başarısı için çiğnemeden yutarak öğrenmeye koyulduğu fen derslerinde oldukça başarısız oldum. Öyle ki fizik, kimya, matematik ve hatta biyoloji derslerinden nefret ettim. En çok bu sebeple lise yıllarımda çok tembel bir öğrenci oldum. Bu derslerde başarısız olduğum için de botanikçi, zoolog gibi mesleklerin benim için hayal olduğunu; sosyal bilimlerle ilgili mesleklere yönelmem gerektiğini düşünedurdum.

Ama ve lakin sınav dönemi gelip çattığında meslekler rehberini inceledim aylarca . Tüm mesleklerin ne anlama geldiğini detaylı okudum. Gördüm ki benim için botanikçi ve zoologdan da cazip, hayatın içinde doğa ile yaşayarak çalışacağım "ziraat mühendisliği" denen oldukça prestijli ve kadim bir meslek vardı. Ziraat Mühendisliği altında 15' e yakın bölüm olduğunu görünce de, ilk yıllar bitki de dahil genelde hayvansal üretimle ilgili uzman olabileceğim zootekni bölümünün bana çok uygun olduğuna karar verdim. Yaptığım deneme sınavlarında sosyal öğrencisi olmama ve fen bölümü yazdığım zaman puanım çok düşmesine rağmen zootekni bölümünü kazanabildiğimi gördüm ve burayı yazdım.

Ve kazandım. Çok büyük mutlulukla ve çok severek bu bölümü okudum. O sevmeyip anlamadığım fen derslerini burada deneyimleyerek yaşamış, süzerek hazmetmiş uzmanlarından, bilim insanlarından öğrendim ve çok iyi anladım, dahası çok sevdim. Kimya, hele ondan az daha sonra tanıştığım ve çok zor bir ders olan hayvan besleme biyokimyası neredeyse favori dersim, hatta boş zamanlarında kendi üzerimde denemeler yaptığım bir hobiye dönüştü!

Sonuçta çok sevdiğim bölümümü birincilikle bitirerek mezun oldum.

İlk Meslek Deneyimleri

Çalışmaya başladım. Çeşitli üretimler, yem fabrikaları, laboratuarlar, köyler, çiftlikler gördüm.

Tarım, dünyanın en büyük sektörü ve ziraat mühendisliği bence olabilecek en iyi meslekti. Başka bölümlerde okumuş neredeyse tüm arkadaşlarım çalıştığım işleri görüp duydukça "keşke ben de ziraat okusaydım" diyordu. Hayvanlar ve bitkilerle; tarlalarda, köylerde keyifle çalışıyordum.

Ancak gel zaman git zaman bazı şeylerin yanlış olduğunu hafif hafif düşünmeye başladım. Örneğin bir domates üreticisi, domateslerine ya bilinçsizlikten, ya para hırsıyla aşırı derecede ilaç atabiliyor; bunun sonucunda civardaki tüm canlılar bu tarım ilacından çok zarar görüyor; doğa kirleniyor ve domatesi tüketen insanlar az ya da çok bu gıdadan zehirleniyor ancak bu uygunsuz durumu kimse engelleyemiyor ve bu çark böyle sürüp gidiyordu. Tam bu dönemde "iyi tarım uygulamaları" ile tanıştım.

İyi Tarım Uygulamaları ile Tanışma ve Denetçilik

Efendim meğer 1995 yılı dolaylarında Avrupa' da bazı sivil toplum örgütleri market raflarından aldıkları meyve sebzeleri gizlice analiz ettirmişler ve sonucunda bu ürünlerde bol miktarda tarım ilacı kalıntısı olduğunu ispatlayıp bunu gazetelerde boy boy manşet yapmışlar. Avrupa çalkalanmaya, bizde bir ay kadar önce GDO korkusuyla insanların meyve sebzeden kesilmesine benzer bir bunalım olmuş.

Bunun üzerine Avrupa' lı büyük perakendeci süper marketler çok zor durumlara düşmüş tabi. Avrupa perakendeciler birliği adı altındaki 15 kadar perakendeci süper market "Biz müşterilerimizin tüketmek istediği gıdaya uygun, yani insana, çevreye saygılı bir standart oluşturalım. Üreticilerin bu standarda uygun ürün üretmesini sağlayalım ve ancak bu şekilde üretilmiş ürünleri alalım. Böylece bu sorunlardan kurtulalım" demişler ve böylece Eurepgap (Avrupa Perakendeciler Birliği İyi Tarım Uygulamaları Standardı) oluşmuş.

Tam tarım ilaçlarının kullanımı, gübrelerin bilinçsizce çevreyi kirletmesi, tavukların işkenceler içerisinde yaşatılıp katledilmesi ile ilgili ciddi tepkisel olmaya başladığım zamanda, 2004 yılı ortalarında bu standart ile tanıştım. Ve büyük bir şevk ile Eurepgap denetçisi oldum. İşte o günden  bu güne denetimler yapıyorum. (Daha sonra standardın adı, tüm dünyayı kapsamaya başladığı için Globalgap' e dönüştürüldü.)

İyi Tarım Uygulamaları Yeterli mi?

Evet bu standart bir çok sorunu önlüyor, üretici ve tüketiciye çok yardımcı ve destek oluyordu. Ancak yine de böcek de olsa bazı canlılar öldürülüyor; ister istemez doğal bir mucize olan toprağa bitki beslemek amaçlı yapay gübreler veriliyor ve aslında doğa, insan tarafından hoyratça sömürülüyordu.

Örneğin kışın nadastaki bir tarlaya dadanan tarla farelerine karşı üretici zehirli yemler veriyor; belki binlerce fare ölüyor, ölen fareleri yiyen tilkiler ve yırtıcı kuşlar ölüyor; doğa neredeyse katlediliyordu. Ancak bizler baharda denetime geldiğimizde bunların hiçbirini görmüyor, haberdar olmuyor ve üreticimizin sadece Avrupa' lıların tüketimi için ihraç edeceği tarım ürünlerine odaklanmış sorular soruyor ve bir anormallik olmadığında belge almasını sağlıyorduk.

Gelin görün ki ortada belki bir doğa katliamı, insanlık ayıbı vardı ve biz uyuyorduk. Benim hayal ettiğim tarım, hayal ettiğim dünya bu değildi.

Mücadelem ve Ekolojik (Organik) Tarım

Bu noktada, 2007 yılının şubat ayından itibaren düzenli makale yazmaya başladım. Hem düşüncelerimi belirtiyor çözüm önerileri sunuyor; hem de bu arada yaptığım işlerde hatalı gördüğüm uygulamaları düzeltmeye uğraşıyordum. Diyeceksiniz ki "madem tarım ilacı, gübre gibi uygulamaların uygunsuz olduğunu düşünüyordun; neden yoğunlukla ekolojik (organik) tarıma yönelmedin?" Bunun cevabı benim açımdan basit. Bence ekolojik tarım asla bu bahsettiklerimin tam çözümü olamaz. Çünkü:

1- Ekolojik tarım standart(lar)ı tüm diğer standartlar gibi yerel toplumun konu ile ilgili tüm kesimlerinin temsilcilerinden oluşan kurullar tarafından oluşturulmalı; yayınlanmadan önce üzerinde uzun uzun tartışılmalı ve yayınlandığı zaman herkes tarafından kabul görmelidir.

Maalesef dünyada bile böyle bir ekolojik tarım standardı ya da yönetmeliği bildiğim kadarı ile yok.  (Zaten olsa idi Globalgap gibi geniş çevrelerce kabul görüp uygulanırdı.) Ülkemizde ve yaşadığım bölgede hiç yok, hatta mevcut zihniyetle bir gün olabileceğinin maalesef umudu bile yok.

2- Ülkemizdeki ekolojik (organik) tarım faaliyetleri bir yönetmelik ile belirlenmiş. Bana kalırsa bu sistem bağlayıcı ve sınırlayıcı, gelişmeye ve çok sesliliğe kapalı. Bu bir standart olmalı, standart dili ile yazılmalı. Belki her bölge, yerel bir sivil toplum örgütü veya belediye ile kendi ekolojik tarım standardını oluşturur ve ihtiyaç görürse bunu dünya çapında benchmark yapmalı (yani dünyadaki diğer ekolojik tarım standartları ile eşdeğer hale getirmeli. Böylece bir üretici tek bir belge ile dünya çapında tanınan bir ekolojik tarım belgesine de sahip olabilir.) ve standardını akredite etmeli. Yoksa bir komite, kafasına göre uygun olduğunu düşündüğü maddeler ile bir yönetmelik çıkarır ve tüm ülkeyi bunu uygulamaya zorlar. Ve siz bu işlemin bir paydaşı olarak ekolojik tarım sürecinin bölgenize, cebinize ve durumunuza uygun şekilde gelişmesini sağlayamazsınız. Çünkü burada gereken bir terzi gibi ihtiyaca uygun ve her eleştiriyi kaldırabilecek, gerektiğinde yenilenip geliştirilecek mantıklı bir kurallar zinciri ile bir sistem oturtmaktır. Oysa bürokrasinin ağır çarkları arasından çıkan ulusal bir yönetmelik ile bunu başarmak imkansızdır. Sonucunda ortaya, bugün ülkemizde olduğu gibi hasta bir ekolojik tarım sistemi çıkar.

Tarımda Çözülemeyen Temel Sorun

Her şeyin ötesinde temel bir sorun vardı. Tarım en sıkı şekilde "ekolojik" olarak yapılsa bile biz insanlık olarak belli bir alanı zapt ediyor; orayı orada doğmuş bir ayı, bir tilki, bir balık, bir kuştan hatta insanlardan zorla alıyor ve onlara "tarlama dokunma yoksa cezalandırılırsın" diyorduk. Bu durum benim hayallerime, doğa ile barışık mutlu dünyama hiç uymuyordu.

Ayrıca o kadar bilimsel çalışma yapıyor, o kadar yeni gelişmeyi güya tarıma aktarıyorduk ancak gelin görün ki bizim bu büyük bilimimizle ürettiğimiz gıdalar sağlıksız oluyordu!

Evet, sizlere her türlü garantiyi verebilirim ki en büyük şehrimizin en lüks semtinde oturup gıdaya servetler harcayan biri (tümünü ekolojik çiftliklerden alsa bile); benim Ege' nin dağ köylerinde kendi gıdasını kendi üretip tüketen bir ninem kadar sağlıklı beslenemez! İnanılmaz değil mi? Ancak bu bir gerçek. Bizlerin büyük bilimi, kelli felli tarım ve gıda uzmanlarının cafcaflı ürünleri; nedense Hatçe ninemin 10.000 yıllık kültürünün bilgeliği ile boy ölçüşemiyor...

Umutsuzluk ve Çözüm

Oldukça umutsuzlaşmıştım. İnsanlık olarak tarımdan tamamen vazgeçilmesinin iyi olduğunu, tarım yapmanın ve desteklemenin bile kötü olduğunu düşünmeye başlamıştım. Bu şekilde gıda üretmek kendimize, çevremize, dünyaya sürekli zarar veriyor; bindiğimiz dalı kesmemize neden oluyordu.

Ancak umudum azalsa da araştırmalarım tükenmedi. Ve bir gün uzaktan uzağa duyup durduğum yeni bir tarım tekniği, aslında tam da tarım olmayan bir gıda üretim modeli ile tanıştım. Permakültür, yani Türkçe' si "kalıcı kültür" !!

Kalıcı Kültür nedir? Kim, nerede, ne zaman, nasıl, neden bulmuştur?

Kalıcı kültür basit anlamı ile bitki, hayvan ve insanları üretim amaçlı bir araya getirerek; bakımı kolay, istikrarlı, kendi kendine yeten bir düzeni “mümkün olan en küçük alanda” oluşturmaktır. Üniversite hocası ve araştırmacı Bill Morrison ve öğrencisi David Holmgren tarafından Avustralya, Tazmanya' da bulunmuş, teori ve uygulamalar geliştirilmiş; 1972’ de bir rehber yayınlamaları ile bilgisi dünyaya yayılmaya başlamış.

Bu iki araştırmacı, yoğun olarak tek tip ürün üretilen tarımın, çevresindeki bitey ve direyi (bitki ve hayvan yaşamını) nasıl şiddetli şekilde azalttığını; hayvansal üretimin nasıl fabrika haline gelmiş çiftliklerde yapıldığını ve nasıl türlerin yerel çeşitlerinin yok olduğunu gözlemlemişler. Toprağın veya doğanın üretkenliğini azaltmadan aynı arazide kalıcı olarak işleyecek, gerçek anlamda sürdürülebilir uygulamalara ulaşmak amacıyla bir çok bilgi dalını birleştirerek, tarımsal uygulamalarda bir değişimin gerçekleşmesine destek olmak istemişler.

Zamanla ikisi de kalıcı kültürü kendilerine göre farklı farklı tarif etmiş. Örneğin Mollison, 1988 yılında şöyle bir tanım yapmış: Kalıcı kültür, doğal ekosistemlerin çeşitlilik, denge ve esnekliğine sahip tarımsal olarak üretken ekosistemlerin bilinçli bir tasarımı ve bakımıdır. (Mollison, 1988)

Öğrencisi Holmgren ise 2002 yılında şu tanımda karar kılmış: Yerel ihtiyaçların karşılanması için doğadaki modelleri ve bağlantıları taklit ederek gıda, lif ve enerji bolluğu dönemlerinde verimli olan, bilinçli şekilde tasarlanmış peyzajlardır. (Holmgren, 2002)

Bana göre ise kalıcı kültür: Bilinçli varlıkların, beslemesi gerektiğini düşündüğü canlıların ihtiyaç duyduğunu düşündüğü gıdaları üretmek amacıyla doğal sistemleri, yerel kültüre uygun şekilde yorumlayıp; bu bilgileri belirli bir alan üzerinde uygulamaya geçirmesi ile mevcut doğal döngülerin artı değer verdiği zamanlarda bu değerden faydalanarak çevredeki direy ve biteyin yaşamına olumsuz etki etmeden simbiyoz şekilde yönetmesidir. (Erzincanlı, 2010)

Bu tanım karışık geldi ise daha basit olarak kalıcı kültürü aşağıdaki resim ile özetleyebilirim.

Resim 1: Kalıcı kültürün şekilsel tarifi (Hakan Ozan Erzincanlı, 2010)

Ayrıca bana göre kalıcı kültür sadece insan tarafından uygulanmaz. Karıncaların yaprak bitleri veya termitler ile olan besin ilişkisi ve buna benzer doğadaki bir çok simbiyotik döngü de kalıcı kültürdür. Kalıcı kültür doğada zaten var olan bir sistemdir ve tarım gibi (maalesef) hatalı ve bencil bir insan buluşu değildir.

Mükemmel Gıdaya Ulaşım Teorisi

Artık rahatlamış ve umudumu geri kazanmıştım. Tüm dünyada tarım, kalıcı kültür yöntemleri ile yapılabilir. Ve bence bu şekilde açlık, nüfus plansızlığı, kalitesiz ve sağlıksız gıda, tarım kaynaklı çevre kirliliği ve doğa sömürüsü de önlenir.

Bu konunun üzerine derinlemesine eğilindiğinde görülecektir ki kalıcı kültür ile insanlığa ve doğaya toplam fayda, tek tip ürün üretilen tarımdan çok ama çok daha fazladır.

Bugün geldiğim noktada şöyle düşünüyorum: Bence dünyada mümkün olan tüm şehirler "yavaş şehir" olmalı ve mevcut tarım alanları tamamen kalıcı kültür uygulamalarına yönelmelidir. (Yavaş Şehir bildirisi, gürültü kirliliğini ve trafiği kesmek, yeşil alanları ve yaya bölgelerini artırmak, yerel üretim yapan çiftçilerle bu ürünleri satan dükkan ve lokantaları desteklemek ve yerel estetik öğeleri korumak gibi, 50’den fazla taahhüt içeriyor. Yavaş Şehir olarak adlandırılmak ve salyangoz logosunu kullanabilmek için de, şehrin önce kontrol edilmesi, daha sonra da denetçiler tarafından düzenli olarak denetlenmesi gerekiyor.) Örneğin ülkemizde ilk olarak Seferihisar İlçesi "yavaş şehir" başvurusunda bulundu ve sanırım kabul edildi. Hayırlı olsun.

Büyük şehirlerde ise kent bahçeleri kurularak her ev için gıda üretim alanları oluşturulmalı ve bu alanlar kalıcı kültür ilkelerine uygun düzenlenmelidir.

Ben bu kadar güzelliklere gebe ve iyi niyetli bir amacın asla hayal olmadığını düşünüyorum. Anthony Robbins' in "Kişiler tembel değildir, sadece kendilerine esin kaynağı oluşturacak kadar güçlü amaçları yoktur." demesi gibi "İnsanlık duyarsız değildir, sadece kendilerine esin kaynağı oluşturacak kadar güçlü amaçları yoktur." diyor; bu amacın tüm dünyada kalıcı kültür sistemlerini uygulamak olduğuna kesin olarak inanıyorum.

Sevgi ve saygılarımla,
H. Ozan Erzincanlı

Bu makalenin orijinali www.tarimsal.com adresinde yayınlanmaktadır. Makaleyi, kaynak ve yazar belirtmek şartı ile istediğiniz yayın organında sınırsız olarak yayınlayabilirsiniz.

 

Yorumlar:

 

1- Akif Karacaoglu, 11.01.2010
 

Hakan Bey,


Yazilarinizi düzenli olarak okuyorum...Ellerinize saglik.

Sizin gibi kisilerin bu tarz konulara kafa yormalari sorunlari teshis edip cozumler aramalari bile guzel.Umut ve gurur verici.

Ben sizden genc biri olarak(1979) size yakın bir hayat yasadim ve yasiyorum..

Gıda mühendisiydim..Ama artik degilim...Sartlar satis ve pazarlama konusunda beni yonlendirdi ve gida muhendisi olmama ragmen kendimi o sekilde nitelendirmiyorum..

sizin son yaziniza istinaden bende bir kaç cümle kurma ihtiyaci hissettim.

Mevzunuz Mukemmel gida.Hemde Turkiye'de...

Bu dort mevsimi yasayan memlekette..Bu topraklari verimli memlekette..

Yazinizda belirttiginiz gibi Europgap tuketicinin kivilcimiyle ortaya cikmis..

iste tam burasi olayin can alici noktasi.

Turkiyede tüketici bilinci olusturmak atomu parcalamaktan zor.

Hangi sektore bakarsaniz bakin is gucu ve imkan olarak dunya standarlarinda demeyimde o standarda yakin uretim yapilabilir bu ulkede ama olmuyor...Satis ve pazarlama sorunu cikiyor ortaya..(Benide istihdam sorunu yuzunden uretim sektorunun disina atan konuda bu zaten).


Tuketici takmis ucuzluga..Marketler takmis en ucuza urun satmaya..uretici takmis kafayi ucuz urun uretmeye.

Kim raftan urun alacakta hangi lab. ortaminda hangi tetkikleri adam akilli yaptirip bir kivilcim cakacak.

Sonuc 6 ytl/kg ye kasar peyniri...Benim bildigim kasarin maliyeti 10 kilo sut=1 kilo kasar...

Bu 6 ytl olan neyse artik..

Devletin ve ozel kuruluslarin denetimlerine falan inanmiyorum ben.Hepsini bizzat gozumle gordum.ici bos bir sey.

Manavda domates var 1 ytl...arilisi 2 ytl...cherry domates 3 ytl...organik domates 4 ytl...

Bu ne ya...Memlekete kis mevsimi gelmiyor..cilek var uzum var...biraz ugrasirsaniz Karpuz,kavun....

Mevsim salatasi diye bir sey vardi bir zamanlar...

 

Memlekette narenciye ureticisi urununu satamiyor kisin.Don vuruyor...Eline saglik..dogru meyve suyuna...

Biz taze cilek yiyecegiz diye uretici ugrasiyor kis ortasinda cilek nasıl yetisir diye.

market zorluyor satacagim fark yaratacagim diye.

 

Ve tabiki ulkemizin de icinde bulundugu ekonomik sartlar dusunuldugunde sistem buna endeksli calisiyor..

Ucuz urun.ekonomik urun.

Ekonomik gıda mi Mukemmel gida mi?....En nefret ettigim kelime oldu "ekonomik" kelimesi...

Var mi boyle bir sey ya....pirinç..ekonomik pirinç.yogurt...ekonomik yogurt.Bunlrin ekonomigi nasıl oluyor biri bana anlatsin..


Sonuç. olarak,

size cani gonulden katilmakla birlikte bir gun dediginiz gibi mukemmel gidaya ulasmadan mukemmel tuketici yaratmamiz gerek.Bu olursa Europgap olusumundaki gibi zincirleme bir reaksiyon baslar ve umutlariniz gercege donusur(ebilir)

Sapkayi onumuze alip saglam temeller uzerinden baslamamiz lazim.

Mukemmel gidayi bir talep eden olacak,birileri cikip uretecek ve birileri bunu satip pazarlayacak.

Bu zincir gidadaki soguk zincire benziyor...Hassas bir dengede..

Guvenle,ozenle,bilgiyle ve bilincle kurulacak bir denge.

biri yoksa hepsi yoktur.

Bugunku gibi.


Ne dersiniz?

Akif Karacaoglu

Cevap:

Merhaba Akif Bey,

Aslında gıda fiyatı hassas bir konu.

En ucuz gıda, asla en iyi gıda değil, bunu herkes biliyor. Ancak işi ilginç yanı pazarda en ucuz olan gıda aslında en pahalı gıda. Sadece parasal değeri bugün için düşük gibi görünüyor. Şöyle anlatayım:

Diyelim ki bir tarımsal üreticisiniz. Ucuz gıda üretmek için ürüne ilaç atıyorsunuz (amaçladığınız böcek yanında civardaki bir çok böcek ölüyor)

Suni gübre atıyorsunuz (hatalı gübreleme sonucu yakın göllerdeki su canlılara varana dek bir çok canlı ölüyor)

Toprağı yoğun olarak sürüp işliyorsunuz (toprak rüzgar, su erezyonuna maruz kalarak azalıyor, çoraklaşıyor)

Sonucunda güya ucuz bir ürün elde ediyorsunuz…

Aslında bu ürüne toprağın, arazinin bulunduğu çevrenin yıpranma payını eklediğinizde ürününüz çok daha pahalıya üretilmiş oluyor.

Örneğin 10 dönüm araziniz var. Değeri 10.000 TL

Siz 10 yıl boyunca buradan 3.000 TL kazandınız. Ve sonucunda yukarıda anlattığım sebeplerden araziniz çoraklaştı.

10 yıl boyunca 3.000 TL = 30.000 TL

30.000 – 10.000 = 20.000 TL

Bundan sonra burada tarım yapmak istiyorsanız bu araziyi ıslah etmeye çalışacaksınız. Bu da en az 10.000 TL tutacaktır.

20.000 – 10.000 = 10.000 TL

E ıslah ederken 2-3 yıl da üretim yapamayacaksınız. Yani 3.000 TL’ lık geliriniz olmayacak.

Bakın, aslında hiçbir şey kazanmamışsınız. Yıllarca boşuna çalışmışsınız.

Diyeceğim o ki aslında ucuz sandığımız gıdalardaki çevresel maliyetleri hesaplasak, bunların en pahalı gıdalar olduğunu kolayca görürüz. Pahalılar çünkü dünyayı, yaşanılan alanı yaşanmaz kılıyorlar. Tüccar dili ile söylemek gerekirse “ucuz gıda üretmek, amortismandan yemektir.”

Sevgiler

H. Ozan Erzincanlı

Cevaba cevap:

Hakan Bey,

Verdiğiniz örnek tarımsal üretimde doğru olabilir ama gıda piyasasına uymuyor...

Et sucuğu..100% dana eti..

Tavuk eti giriyor içine alın size ucuz sucuk..ekonomik sucuk...Dana eti ile tavuk eti arasında 5-6 kat fiyat farkı var.

Mecburen ucuzluyor..Ve yeni bir ürün çıkıyor meydana...Ayarlayın yüzdesini yapın karışımı satın istediğiniz fiyata...

Zaten bir yerden soora bir takım işgüzarlar bu karışımı abartıyor.Memlekette at ve eşek populasyonu azalıyor falan filan...Bizim kafamızın bu ve benzeri karışım ve yeni ürün icat etmede üstüne yok.

Şimdi markette alış verş yaparken her ne ürün alıyorsanız aynı gramajda en ucuz ve en pahalı urunleri bulun.ürünlerin içeriklerinde bir fark yokta aralarında 1.5-2 kat varsa dikkat edin...Nedir bu farkı yaratan..

Herkes devletten aynı izni aldığı halde fark bu kadar nasıl oluyor..

üzerinde içeriğini tutmayan o kadar çok ürün varki...

yine iş dönup dolanıp nihai seçiciye,tüketiciye geliyor...

Yabancılara imrenmek gibi olmasın ama bu fark nerden çıkıyor diye bir ürünü alıp yabancı memleket insanı gibi analiz yaptırsak iş meydana çıkar..

Ufak bir hikaye ile bitirmek istiyorum.Belki duymuşsunuzdur..ağlanacak halimize güldüren bir hikaye.

Adamın biri pazarda oğluyla süt katarmış.bir gün öyle bir satış olmuş ki öğleden sonraya süt kalmayacak satacak..Adam oğluna süte su katmasını söylemiş.Oğlan utana sıkıla katmış..Satış devam ediyor...Ona 2 litre öbürüne 3 litre ...Adama 2 inci kez oğlunun kulağına fısıldamış su ilave etmesini..

3.kere ilave ettikten sonra oğlan babasına sormuş:

-Ya Baba ben anlamadım bu işi..Biz süte mi su kattık suya mı süt kattık şimdi?

Sonumuz hayırlı olur inşallah...

Akif Karacaoğlu

 

Cevap:

Merhaba Akif Bey,

Gıda piyasasına uymuyor biliyorum.

Zaten yazımın özellikle son kısmını detaylı okursanız, benim gıdanın sanayileşmesini uygun bulmadığımı anlarsınız.

Bence gıda bizim bilmediğimiz bir yerlerde, bilmediğimiz şekillerde birileri tarafından bize sunulmamalı. Böyle olduğunda sağlıklı ve iyi gıdaya ulaşmak mümkün değil. Böyle olduğunda gıdalar uzun süre saklanmak ve lezzetlendirmek için kimyasallarla muamele edilmek zorunda kalıyor. Ticari kaygı sebebi ile en iyi gıda değil en ekonomik gıda bize sunuluyor.

Gıda yanı başımızda üretilmeli (yavaş şehirler ve kent bahçeleri). İnsanlar eskiden mevcut olan “ev ekonomisi” bölümleri tarafından geliştirilmiş bilgiler ile kendi gıdalarını üretip doğrudan tüketmeli.

Bu olduğunda hem ucuz hem de iyi gıdaya ulaşılabilir. Lütfen insanlığın sonu adlı makalemi ve son makalemi tekrar okuyunuz.

Ha bir de mükemmel gıdaya ulaşmak istiyorsak bildik tarımsal üretimden vazgeçip kalıcı kültür sistemleri ile tüm hayatı yeniden planlamalıyız.

İş zor ve yorucu ancak bence kesin ve iyi çözüm bu.

Sevgiler

H. Ozan Erzincanlı


 

2- Nurullah Atay, 12.01.2010
Selam

Tarimsal.com daki makalenizi okudum. Belli ki tarimdan degil, sanayi medeniyetinden tumuyle sikayetcisiniz. Nitekim kalicikulturun bir tarim yontemi olmadigini, farkli bir hayat oldugunu yazmissiniz. Bazilari cozumu tuketiciyi bilinclendirmekte, organik tarimi desteklemekte, sehir hayatinin ve sistemin icinde kalarak sorunlari cozmekte israr ediyor. Ben onlara diyorum ki; bu sistemin yarattigi sorunlari sistemin disina cikmadan cozemezsiniz. Keske herkes sizin gibi olayin ozune "uyanabilse."

Ben ciftci degilim. Sehirde yasiyorum, organik pazardan alisveris yaparak kanser olmamaya ve saglikli kalmaya cabaliyorum. Dediginiz gibi kendi ektigini yiyen, kendi hayvanini besleyen bir koylu kadar sansli degilim. Sadece cirpiniyorum. Ve bu cirpinmanin bana maliyeti inanin devede kulak. Sozgelimi benim kazandigimi kazanan birisi zehirli yiyeceklere gelirinin %10'unu harciyorsa, ben nispeten temiz yiyeceklere %15'ini harciyorum. Yani oyle atla deve degil. Pahali, pahali diye sizlananlar konuyu ciddiye almayan, hic arastirmamis, etraflica dusunmemis kisiler. Is paraya geldiginde yiyecek fiyatlarinda bizi yaniltan cok sey var. Yiyecekler aslinda eskiden daha pahaliydi. Bir cok kisi bunun farkinda degil. Bu, isin ekonomi ve istatistik kismi. Ikincisi, yiyecek ucuz mu olmalidir, bunu tartisirim. Bunu yetistiren adam para kazanmasin mi? Daha ucuz yiyecek talep etmek ne kadar ahlaki? Bu da isin kapitalizmin carpikligiyla ilgili kismi. Ucuncusu ise sizin de bahsettiginiz kayda girmeyen maliyetler, ya da dolayli maliyetler. Aslinda sadece tarimin degil, madencilik, sanayi ve hizmet dahil butun sektorlerde var bu dolayli maliyet. Ve bu maliyeti cocuklarimiz odeyecek demek de yanlis. Su anda oduyoruz. Sadece farkinda degiliz. Elbette her yeni nesil daha agir bir bedel odeyecek. Bu da oncelikle cocuk sahibi olanlarin ahlakidir.

Fikirlerinize katilmakla birlikte sunu soylemeden gecemeyecegim. "Su yontemle insanlik kurtulabilir" ya da "su yasam bicimi surdurulebilirdir" seklinde hukum verirken sistematik bir hata yapiyoruz. O da filanca sekilde yasamasi gereken insanlarin sayisini dusunmememizdir. Dunyada su anda tasima kapasitesinin bir kac misli insan vardir. Ne yaparsak yapalim, bu sayi tasima kapasitesine geri dusecektir. Insanin hayvanlarda oldugu gibi dogal dusmani olmadigina gore, nufusunu akli ve iradesiyle belirlemelidir. Bu azami teorik nufusu tespit etmeden onerilen butun sistemler gecersizdir. Evet, kalicikulturle hic bir seyi tahrip etmeden yasayabiliriz, ama kac kisiyle?

Biraz uzun oldu, vaktinizi ayridiginiz icin tesekkur ederim. Ilginizi cekerse yazilarimi www.buyukcokus.com da bulabilirsiniz.

Saygilar.
Nurullah Atay

 

Cevap:

Merhaba,

Sizi ismen tanıyorum. Bazı yazılarınızı okudum.

Ekolojik gıda fiyatı ile ilgili dün balık ayıklarken düşünüyordum. O sırada ayıkladığım balık yaşadığım bölgenin balığı idi. Tamamen doğa ürünü idi. 5 TL idi ve ben almasam büyük ihtimal kimse almayacaktı. Bunun yanında benim aldığım balığın iki mislinden fazla ücretli, GDO’ lu soya-mısır ile beslenmiş çiftlik balıkları kapış kapış satılıyordu. İşte balık ayıklarken bunu düşündüm. Aslında tüm gıdaları ekolojik, doğal olmasının çok önemi yok tüketici için. Reklam ve trendler, gıdayı da kimin nasıl tüketeceğini belirliyor günümüzde.

Yöntem önermenin de bir çıkar yol olmayabileceği bir görüş, saygı duyuyorum. Ancak tam olarak katılmıyorum. Sonuçta insan soruna karşı çözüm aramalı. Tüm canlılar böyle yapar. Bu doğal bir itki. İşe yarar mı derseniz, hiçbir şey yapmamaktan iyi olduğunu düşünüyorum. En azından gelecekte, “bak biri şöyle demişti, dinlemedik” denir.

Nüfus sorun mu? Elbette çok ciddi, belki de en ciddi sorun. Ancak kalıcı kültür, yavaş şehir, kent bahçeleri ile oluşacak yeni bir hayat tarzında insan dahil tüm canlılar; habitatın taşıma kapasitesine uyacak şekilde nüfuslarını dengeleyeceklerdir diye düşünüyorum.

Yorum ve katkılarınız için çok teşekkür ederim.

H. Ozan Erzincanlı


 

anasayfa